TwilightTR Fan sitesi
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : 1, 2  Sonraki
YazarMesaj
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:46 pm

1. İlk Bakış



Bu, günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı.
Lise.
Ya da doğru sözcük Araf mıydı? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu
olsaydı, bu bir ölçütte çeteleye yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi;
her gün, inanılmaz şekilde bir öncekinden daha tekdüze geliyordu.
Sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki
hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan
şekiller hayal ederek baktım. Bu, kafamın içinde fışkıran ve bir nehir gibi çağıldayan
sesleri bastırmanın tek yoluydu.
Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum.
Konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün
düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir
heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her
açıdan düşünce üzerine düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan kızı.
Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir
cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona
aşık olarak hayal ediyorlardı, sırf bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak
için daha çok uğraştım.
Sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında
olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek
düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik
veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
Denediğim halde, yine de… biliyordum.
Rosalie’nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında
profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Onun
zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
Emmett dün gece Jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden
köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün
sabrını alacaktı. Emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz
misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme
geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Muhtemelen diğerlerinin aklını okumaktan
suçluluk duymamın sebebi, orada benim duymamı istemeyecekleri şeyler olduğunu
bilmemdi. Eğer Rosalie’nin zihni sığ bir göletse, Emmett’inki de cam berraklığında,
karartısız bir göldü.
Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
Bu, adımın sesli söylenmesiyle aynı şeydi. İsmimin modasının son zamanlarda
geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman,
herhangi biri, herhangi bir Edward’ı düşündüğünde, başım istemsizce dönüyordu…
Şimdi başım dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birileri
bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
Nasıl direniyor? diye sordu bana.
Somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini
uyaracak hiçbir şey yoktu. Kolaylıkla sıkıntıdan da somurtuyor olabilirdim.
Alice’in iç sesi şimdi panik doluydu, zihninde çevresel görüşüyle Jasper’ı
izlediğini gördüm. Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki
sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç
çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı
salladığımı biliyordu.
Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver.
Sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
Bunu yaptığın için teşekkürler.
Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir
zevk’? Hiç değildi. Jasper’ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Onu
böyle sınamak gerçekten gerekli miydi? Belki de susuzlukla hiçbir zaman kalanımız
gibi başa çıkamayacağını itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz
mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi ki?
Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok
uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız ediyordu – eğer bir insan çok yakından
yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar çok ender yakınımızdan
yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamayacağı şeyi söylüyordu:
biz tehlikeliydik.
Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
O anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak için bizimkine en yakın
masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek
salladı. Isıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana
hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemde boş bir arzu,
kaslarımın istemsizce kasılışı, ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
Bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı.
Sadece şimdi daha zordu; Jasper’ın tepkisini izlerken hisler daha güçlüydü, iki
misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk vardı.
Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında
resmediyordu – kendini Alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına
giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın
boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının
ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
Sandalyesini tekmeledim.
Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki
utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
“Özür dilerim.” diye mırıldandı.
Omuzlarımı silktim.
“Hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “Bunu
görebiliyordum.”
Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize
destek olmalıydık, Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek
kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin
sırlarını korurduk.
“Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı olur.” diye önerdi Alice,
yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, onların duyabilmesi için çok
hızlıydı. “Adı Whitney. Çok sevdiği bir kız kardeşi var. Annesi Esme’yi o bahçe
partisine davet etmişti, hatırladın mı?”
“Onun kim olduğunu biliyorum.” dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki
saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak, gücünü test etmeye,
direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre
davranmalıydı. Eski alışkanlıklarının, seçilmiş yaşam şeklimize faydası olmuyordu;
kendini böyle zorlamamalıydı.
Alice sessizce iç çekti ve yemek tepsisini alıp kalkarak onu yalnız bıraktı.
Jasper’ın ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle
daha çok göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler
Alice ve Jasper’dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece
birbirlerininkini.
Edward Cullen.
Refleks olarak, adımı çağıran sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece
bir düşünceydi.
Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli, soluk renkli bir yüzdeki
bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. Şimdiye kadar kendim görmüş
olmasam da, yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön
plandaydı. Yeni öğrenci, Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak
için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi
düzeltmişti…
Sıkılıp başka yere baktım. Onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir
saniye sürmüştü.
İlk düşüncenin Tabii ki, şimdiden Cullen’lara çarpılıyor, diye devam ettiğini
duydum.
Şimdi ‘sesi’ tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli
bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük
rahatlıktı. Eskiden, daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansızdı. O
zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam
olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu, o rahatsız edici fantezilerini
sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
Ona çok da yararı olacak sanki, diye devam etti Jessica. Gerçekten güzel bile değil.
Niye Eric’in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike’ın.
Son isimde irkildi. Yeni platoniği, popüler Mike Newton ona tamamen
kayıtsızdı. Belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi.
Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci
mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
Bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde.
Bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana–
Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği
kafamdan atmaya çalıştım.
“Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen’ların bütün kirli çamaşırlarını
anlatıyor.” diye mırıldandım Emmett’a dikkatimi dağıtmak için.
Alçak sesle kıkırdadı. Umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
“Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları, korku
hikayeleri değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım.”
Peki yeni kız? O da dedikoduda umduğunu bulamamış mı?
Yeni kızın, Bella’nın, Jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak
için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne
görmüştü?
Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm,
bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri
çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı
insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış
sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok
çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini test etme şansı
vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece
kayboluyorduk…
Jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe
rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız
gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi.
Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım, ekstra ‘duyu’mun bana ne
söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir
şey değildi.
Bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce
oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen’larla ilgili yerel dedikoduları
anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu.
Bizi düşünmek de doğal olurdu.
Ama bir fısıltı bile duyamadım.
Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya
bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. Jasper’ın hala
pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın, onun kontrolüne ne
yapacağını hayal etmek istemiyordum.
Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim
türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık,
Jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… hayranlık? Bu ilk
olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak, onu bana bakarken
yakaladığımda utanç.
Yine de, düşünceleri garip gözlerinde – garip, çünkü çok derinlerdi;
kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi – çok açık olsa da,
oturduğu yerden sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:47 pm

Bir an huzursuz hissettim.
Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende mi bir sorun vardı? Her
zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
…ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD’den bahsedebilirim… diye
düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan’a gözlerini dikerek.
Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric
Yorkie, kızın etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
…çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona
bakıyor…Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı.
Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın
düşüncelerinde dönmeye devam etti.
…Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha
özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
…belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
…bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım
annem… Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi olan, sessiz kız Angela Weber, masada
bu Bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
Hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği
sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan
hiçbir şey yoktu.
Ve tabii ki, kızın Jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum.
Alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam
gerekmiyordu.
“Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum, bana
gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini
kaçırarak.
Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin
tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal
kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın
perdede olurdu; ama bu alçak, utangaç ses yabancıydı, odanın içindeki yüzlerce
düşünceden biri değildi, bundan emindim. Tamamen yeniydi.
Ah, iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica, kızın sorusunu cevaplamadan
önce. “O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını boşa harcama. Kimseyle çıkmaz.
Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” Burnunu kıvırdı.
Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının,
hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri
yoktu.
Geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim.
Jessica’nın düşüncelerindeki, kızın farkında olmadığı fenalıkla bir ilgisi vardı…
Garip şekilde onların arasında girip, bu Bella Swan’ı Jessica’nın aklının karanlık
işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıra dışı bir duygu. Bu dürtünün
altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma
içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle
şeffaftı ki, onu dış dünyadan koruduğuna inanmak güçtü. Soluk, berrak zarın
altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna
odaklanmamalıydım. Seçtiğim hayatta iyiydim; fakat Jasper kadar susamıştım ve bir
ayartıyı davet etmenin anlamı yoktu.
Kaşlarının arasında, farkında olmadığı hafif bir kıvrım vardı.
Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın, yabancılarla
konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde
görebiliyordum. Utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan – sanki her
an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur – hissedebiliyordum. Yine de sadece
hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızından
sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
“Kalkalım mı?” diye mırıldandı Rosalie, konsantrasyonumu bozarak.
Bir ferahlama hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek
istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece
benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Şüphesiz,
düşüncelerine ulaştığımda – ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım – bütün insan
düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya
değmeyeceklerdi.
“Ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu Emmett, hala önceki
sorusuna cevabımı bekleyerek.
Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de
olmamalıydım.
Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
Emmett, Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar.
Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Sondan bir önceki sınıf düzeyindeki
Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir
zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner’ın, dersine iki tıp diplomasına sahip
birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden şüpheliydim.
Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı – rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim
hiçbir şey yoktu – masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim.
İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma
içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
Oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve
zamanın geçmesini bekledim. Tekrar, uyuyabilmeyi diledim.
Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm
için ismi dikkatimi çekti.
Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse
girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…
Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında
döndü.
Hala, Bella Swan’ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması
gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı.
Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki
kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim.
Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki, yanında otururken
sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan
değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
Kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman
bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
O anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi
gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey
yoktu.
Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel
hasarlardı. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü
onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.
Ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim,
onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal
edebiliyordum…
Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze
zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla
büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi.
Bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynalarında kendimi gördüm.
Orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına
hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge boyadı. Koku, beynimde yoğun bir
sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü, kontrole
direniyorlardı, tutarsızlardı.
Kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu
sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine
düşüyordu. Savunmasız, zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım
yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip, katı disiplinle yendiğim
yüze. Şimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı!
Koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek
etrafımda döndü.
Hayır.
Kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. Tahta
yeteri kadar dayanıklı değildi. Elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri
geldi, kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
Delili yok et. Bu esas kuraldı. Şeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz
haline getirdim, masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın
talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
Delili yok et. Tamamlayıcı hasar…
Şimdi ne olacağını biliyordum. Gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve
ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
Sınıftaki masum izleyicilerin, on sekiz başka çocuk ve bir adamın, yakında
görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi.
Yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. En kötü
zamanımda bile, hiç böyle bir vahşet işlememiştim. Seksen yıl içinde asla masumları
öldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
Aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
Bir yarım canavardan ürküp kaçarken bile, diğer yarım plan yapıyordu.
Eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi
saniyem olacaktı. Belki biraz daha uzun, eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. Çığlık
atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim.
Korkunç derecede çekici kana sahip bu yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu.
Ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. Pencereler kimsenin
kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. Sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana
kısılsın.
Panikle mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden
öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. İmkansız değildi; ama çok fazla ses çıkacaktı.
Bir sürü çığlığa vakit olacaktı. Birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok
masumu öldürmeye zorlanacaktım.
Ayrıca ben diğerlerini öldürürken, onun kanı soğuyacaktı.
Koku, boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı.
O zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
Aklımda haritasını yaptım. Odanın ortasında, arkadaki en uzak sıradaydım.
Sağ yanımı önce hallederdim. Saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu
kırabileceğimi tahmin ediyordum. Sesli olmazdı. Sağ kısım şanslı olan taraftı; benim
geldiğimi görmezlerdi. Öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek, bu odadaki her
hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı.
Bella Swan’ın onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu.
Korkmasına yetecek kadar uzundu. Belki, eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa
bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. Bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
Derin bir nefes aldım. Koku, kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. Göğsümü
sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
Şimdi yeni dönüyordu. Birkaç saniye içinde benden santimler öteye
oturacaktı.
Kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
Solumda, biri bir dosyayı sertçe kapattı. Ölüme mahkum hangi insan
olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal, kokusuz
hava gelmesini sağladı.
Kısa bir saniye için, net şekilde düşünebilmiştim. Bu değerli saniyede, kafamın
içinde yan yana iki yüz gördüm.
Biri benimdi, ya da eskiden benimdi: Çok insan öldüren, öyle ki sayısını
saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. Mantıklı kılınan, dayanağa sahip
cinayetler. Bir katil katili, daha güçsüz canavarların katili. Bir ilah karışımıydı, bunu
kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. Ödün vererek
kendimle yaptığım bir anlaşmaydı bu. İnsan kanıyla beslenmiştim; ama sadece en
gevşek tanımla. Kurbanlarım, çeşitli karanlık zevkleriyle, benden daha fazla insan
değillerdi.
Diğer yüz Carlisle’ındı.
İki surat arasında hiçbir benzerlik yoktu. Biri parlak gündü ve diğeri en
karanlık geceydi.
Bir benzerlik olması için sebep yoktu. Carlisle benim biyolojik olarak babam
değildi. Ortak hatlar paylaşmıyorduk. Rengimizdeki benzerlik, olduğumuz şeyin bir
sonucuydu; bütün vampirler aynı buz beyazı tene sahipti. Gözlerimizin rengindeki
benzerlik ayrı bir şeydi – ortak seçimin bir yansıması.
Ve yine de bir benzerlik için kaynak olmasa da, seçimini benimsediğim ve
adımlarını takip ettiğim son yetmiş yılda, yüzümün onunkini yansıtmaya başladığını
düşünmüştüm. Hatlarım değişmemişti; ama bana, bilgeliğinin birazı ifademi
işaretlemiş, merhameti ağzımın şeklinde izlenebiliyormuş ve sabrının işaretleri
kaşlarımda belirgin gibi gelmişti.
Bütün bu küçük gelişmeler, canavarın yüzünde kaybolmuştu. Kısa bir süre
içinde, yaratıcımla, sayılan her şekilde babam olan akıl hocamla geçirdiğim yılları
yansıtacak hiçbir şey kalmayacaktı. Gözlerim şeytanınki gibi kırmızı parlayacaktı;
bütün benzerlik sonsuza dek kaybolacaktı.
Kafamda, Carlisle’ın gözleri beni yargılamıyordu. Yapacağım bu korkunç
davranış için beni affedeceğini biliyordum, çünkü beni seviyordu, çünkü aslında
olduğumdan daha iyi olduğumu düşünüyordu ve ona yanıldığını kanıtladığımda
bile, beni yine sevecekti.
Bella Swan yanımdaki sandalyeye oturdu, hareketleri tutuk ve sakardı
– korkuyla mı? – ve kanının kokusu, etrafımda acımasız bir bulut haline geldi.
Babama benim hakkımda yanıldığını kanıtlayacaktım. Bu durumun ıstırabı
neredeyse boğazımdaki ateş kadar acıttı.
Tiksinerek kızdan uzaklaştım – onun için sızlanan canavar isyan etti.
Niye buraya gelmek zorundaydı? Niye var olmak zorundaydı? Niye aslında
hayat olmayan bu şeyde bulduğum küçücük huzuru bozmak zorundaydı? Bu
çileden çıkartıcı insan niye doğmuştu? Beni mahvedecekti.
Ani bir şiddetle, mantıksız nefret beni baştan aşağı sararken yüzümü
çevirdim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:48 pm

Bu yaratık kimdi? Niye ben, niye şimdi? Sadece o, ortaya çıkmak için bu
ihtimali düşük kasabayı seçti diye niye ben her şeyi kaybetmek zorundaydım?
Niye buraya gelmişti!
Bir canavar olmak istemiyordum! Bir oda dolusu zararsız çocuğu öldürmek
istemiyordum! Ömür boyu fedakarlık ve inkarla kazandığım her şeyi kaybetmek
istemiyordum!
Yapmayacaktım. Bana bunu yaptıramayacaktı.
Problem kokuydu, kanının korkunç derecede çekici kokusuydu. Eğer karşı
koymanın sadece bir yolu olsaydı… keşke başka bir temiz hava dalgası zihnimi
berraklaştırabilseydi.
Bella Swan, uzun, gür, kızıl kahverengi saçlarını benim yönüme doğru salladı.
Delirmiş miydi? Canavarı kışkırtıyor gibiydi, onunla alay ediyor gibi.
Kokuyu benden uzağa üfleyecek hiçbir yardımsever esinti yoktu. Hepsi kısa
sürede yok olacaktı.
Hayır, hiç yardımcı esinti yoktu; ama nefes almak zorunda değildim.
Ciğerlerime dolan havayı durdurdum. Rahatlık aniydi; ama yarımdı.
Kokunun anısı hala kafamdaydı ve tadı dilimdeydi. Böyle bile, çok uzun süre karşı
koyamayacaktım; ama belki bir saatliğine yapabilirdim. Bir saat. Belki kurban olmak
zorunda olmayan kurbanlarla dolu bu odadan çıkmaya yetecek kadar zaman.
Nefes almamak rahatsız edici bir histi. Vücudumun oksijene ihtiyacı yoktu;
ama bu içgüdülerime ters düşüyordu. Gerginlik anlarında koku alma duyuma
diğerlerinden daha çok güvenirdim. Avda yolu gösterirdi, tehlike durumunda ilk
uyarıydı. Benim kadar tehlikeli bir şeye sık sık rastlamazdım; ama kendini koruma
içgüdüsü, benim türümde sıradan bir insanınki kadar güçlüydü.
Rahatsız edici; ama idare edilebilir. Onun kokusunu alıp, dişlerimi ince,
saydam ve nefis teninden, sıcak, ıslak, nabzı atan–
Bir saat! Sadece bir saat. O kokuyu, o tadı kesinlikle düşünmemeliydim.
Sessiz kız saçlarını aramıza koydu, dosyasına doğru dökülmesi için öne eğildi.
Yüzünü göremiyordum, berrak, derin gözlerindeki duyguları okumaya
çalışamıyordum. Buklelerini aramıza yaymasının sebebi bu muydu? O gözleri
benden saklamak mı? Korkudan? Utançtan? Sırlarını benden gizli tutmak için?
Sessiz düşüncelerinden doğan eski rahatsızlığım, şimdi beni ele geçiren
ihtiyaçtan – ayrıca nefretten – çok daha zayıftı. Yanımdaki narin kadın-çocuktan
nefret ediyordum, ondan eski halime sarılışımın, aileme olan sevgimin, olduğumdan
daha iyi biri olmaya dair hayallerimin bütün hararetiyle nefret ediyordum. Ondan
nefret etmek, bana hissettirdiklerinden nefret etmek – bu biraz yardımcı oldu. Evet,
daha önce hissettiğim rahatsızlık zayıftı; ama o da biraz yardım etti. Beni onun tadını
hayal etmekten alıkoyacak her türlü duyguya sarıldım.
Nefret ve rahatsızlık. Sabırsızlık. Şu saat hiç geçmeyecek miydi?
Ve sonra ders bittiğinde… bu odadan çıkardı… ve ben ne yapardım?
Kendimi tanıtırdım. Merhaba, benim adım Edward Cullen. Sana bir sonraki sınıfına
kadar eşlik edebilir miyim?
Evet derdi. Yapılacak nazik hareket buydu. Benden şimdiden korkar ve
şüphelenirken bile, adete uyarak yanımda yürürdü. Onu yanlış tarafa yönlendirmek
kolay olmalıydı. Park yerinin arkasına oraya dokunmak için uzanan bir parmak gibi
yakın olan ormana. Ona kitabımı arabamda unuttuğumu söyleyebilirdim…
Birileri son kez birlikte görüldüğü insanın ben olduğumu fark eder miydi?
Her zamanki gibi yağmur yağıyordu; yanlış yöne giden yağmurluklu iki kişi çok
fazla dikkat çekmez ya da beni ele vermezdi.
Tabii bugün onun farkında olan tek öğrencinin ben olmadığımı saymazsak –
kimse benim kadar olmasa da. Özellikle Mike Newton, o sandalyesinde huzursuzca
kıpırdanırken – bana yakın olmaktan rahatsızdı, tıpkı herkesin olacağı gibi, tıpkı
kokusu bütün merhametli endişemi yok etmeden önce beklediğim gibi – her
hareketinin bilincindeydi. Eğer kız sınıftan benimle çıkarsa Mike Newton bunu fark
ederdi.
Eğer bir saat dayanabilirsem, iki saat dayanabilir miydim?
Yanmanın acısından korktum.
Boş bir eve gidecekti. Polis Şefi Swan tüm gün çalışıyordu. Bu küçük
kasabadaki bütün evleri bildiğim gibi gibi, onun evini de biliyordum. Ormanın
hemen yanındaydı, yakın komşu yoktu. Çığlık atmaya vakti olsa bile, ki olmayacaktı,
duyacak kimse olmazdı.
Bu işle ilgilenmenin sorumlu yolu buydu. İnsan kanı olmaksızın yetmiş yıl
idare etmiştim. Eğer nefesimi tutarsam, iki saat daha dayanabilirdim. Onu yalnız
yakaladığımda, başka kimsenin incinme riski olmayacaktı. Ve deneyim sırasında acele
etmek için de hiçbir sebep yok, diye katıldı kafamın içindeki canavar.
Bu odadaki on dokuz insanı çaba ve sabırla kurtararak, bu masum kızı
öldürdüğümde daha az canavar olacağımı düşünmek saçmaydı.
Ondan nefret etsem de, bunun adaletsiz olduğunu biliyordum. Aslında
kendimden nefret ettiğimi biliyordum ve o öldüğünde ikimizden de çok daha fazla
nefret edecektim.
Bir saati bu şekilde geçirdim – onu öldürmenin en iyi yollarını hayal ederek.
Asıl eylemi düşlememeye çalıştım. Bana fazla gelebilirdi; bu savaşı kaybedip
görüşümdeki herkesi öldürebilirdim. O yüzden stratejiden başka hiçbir şey
planlamadım.
Bir kere, sona doğru, saçlarıyla ördüğü duvardan bana baktı. Bakışıyla
buluştuğumda benden yayılan adaletsiz nefreti hissedebiliyordum – onun korkmuş
gözlerinde bunun yansımasını görebiliyordum. Kan, o yüzünü tekrar saklayamadan
önce yanağını renklendirdi ve ben neredeyse mahvolmuştum.
Ama zil çaldı. Zil kurtardı – ne kadar da klişe. İkimiz de kurtulduk. O
ölümden kurtuldu. Bense sadece kısa bir süreliğine korktuğum ve nefret ettiğim o
kabus gibi yaratığa dönüşmekten kurtuldum.
Odadan dışarı fırlarken, gerektiği kadar yavaş yürüyemedim. Eğer biri bana
bakıyor olsaydı, hareket edişimde bir yanlışlık olduğundan şüphelenebilirlerdi.
Kimse bana dikkat etmiyordu. Bütün insan düşünceleri, bir saatten biraz kısa bir
süre içinde ölmeye hükümlü kızın etrafında dönüyordu.
Arabama saklandım.
Kendimi saklanmak zorunda kalmış olarak düşünmekten hoşlanmazdım.
Kulağa ne kadar ödlekçe geliyordu… ama şüphesiz, şimdi durum buydu.
Şu anda insanların arasında olmama yetecek kadar disipline sahip değildim.
Birini öldürmemek için bu kadar odaklanmam, diğerlerine karşı gelmem için bana
kaynak bırakmıyordu. Bu ne büyük bir israf olurdu. Eğer canavara boyun
eğeceksem, yenilgiye değecek hale getirebilirdim.
Genelde beni sakinleştiren bir CD çaldım; ama çok az işe yaradı. Hayır, en çok
yardım eden, açık pencerelerimden hafif yağmurla birlikte giren serin, ıslak ve temiz
havaydı. Bella Swan’ın kanını kusursuz netlikle hatırlamama rağmen, temiz havayı
içime çekmek, bunun enfeksiyonunu vücudumdan yıkamak gibiydi.
Aklım yine başımdaydı. Tekrar düşünebilirdim ve tekrar savaşabilirdim.
Olmak istemediğim şeye karşı savaşabilirdim.
Evine gitmek zorunda değildim. Onu öldürmek zorunda değildim. Açıkça,
mantıklı, düşünebilen bir yaratıktım ve seçeneğim vardı. Her zaman bir seçenek
vardı.
Sınıftaki gibi hissettirmiyordu… ama şimdi ondan uzaktaydım. Belki, eğer
ondan çok çok dikkatle kaçarsam hayatımın değişmesine gerek kalmazdı. İşler
istediğim şekilde düzenliydi. Niye böle çileden çıkarıcı ve leziz birinin bunu
mahvetmesine izin verecektim ki?
Babamı hayal kırıklığına uğratmak zorunda değildim. Annemin gerginlik,
endişe… acı çekmesine sebep olmak zorunda değildim. Evet, bu beni evlat edinmiş
annemi de incitirdi ve Esme çok nazik, çok duygusal ve yumuşaktı. Onun gibi birine
acı çektirmek kesinlikle affedilemezdi.
Bu insan kızını Jessica Stanley’nin art niyetli düşüncelerinin küçük, dişsiz
tehdidinden korumak istemem ne kadar ironikti. Isabella Swan için bir koruyucu
olabilecek son kişi bendim. Asla herhangi bir şeyden, benden ihtiyacı olduğu kadar
korunmaya gereksinimi olmayacaktı.
Aniden Alice’in nerede olduğunu merak ettim. Swan kızını pek çok şekilde
öldürdüğümü görmemiş miydi? Niye yardım etmeye gelmemişti – beni durdurmaya
ya da kanıtları yok etmeye, hangisi olursa? Jasper’la ilgili sorunları izlemeye
dikkatini öyle vermişti ki, bu çok daha korkunç ihtimali kaçırmış mıydı?
Düşündüğümden daha mı güçlüydüm? Kıza gerçekten hiçbir şey yapmayacak
mıydım?
Hayır. Bunun doğru olmadığını biliyordum. Alice mutlaka Jasper’a çok fazla
odaklanıyor olmalıydı.
Olacağını bildiğim yönü, İngilizce sınıfları için kullanılan küçük binayı
taradım. Tanıdık ‘sesi’ni bulmam uzun sürmedi. Ve haklıydım. Her düşüncesi
Jasper’a dönüktü, en ufak kararlarını dakika dakika takip ediyordu.
Ona akıl danışabilmeyi diledim; ama aynı zamanda ne yapabileceğimi
bilmediğinden memnundum, son bir saatte düşündüğüm katliamın farkında
olmamasından.
Vücudumda yeni bir yanma hissettim – utanç. Hiçbirinin bilmesini
istemiyordum.
Eğer Bella Swan’dan kaçabilirsem, eğer onu öldürmemeyi başarabilirsem –
bunu düşündüğümde bile, canavar kıvrandı ve dişlerini sinirle gıcırdattı – o zaman
kimsenin bilmesine gerek kalmazdı. Eğer onun kokusundan uzak durabilirsem…
En azından niye denemeyeceğime dair hiçbir sebep yoktu. İyi bir seçim
yapmayı, Carlisle’ın olduğumu düşündüğüm kişi olmayı.
Okulun son saati neredeyse bitmişti. Yeni planımı hemen harekete geçirmeye
karar verdim. Burada, yanımdan geçip beni tekrar mahvedebileceği yerde
oturmaktan iyiydi. Yine, kıza haksız bir nefret hissettim. Üzerimde sahip olduğu bu
bilinçsiz güçten nefret ettim. Beni hakaret ettiğim bir şeye dönüştürebilmesinden
nefret ettim.
Küçük kampüsten ofise doğru hızla yürüdüm – biraz fazla hızla; ama tanık
yoktu. Bella Swan’ın yolunun benimle kesişmesi için hiçbir sebep yoktu. Olduğu bela
gibi kaçınılacaktı.
Ofis görmek istediğim sekreter dışında boştu.
Sessiz girişimi fark etmedi.
“Bayan Cope?”
Doğal olmayan kırmızı saçlara sahip kadın baktı ve gözleri büyüdü.
Anlamadıkları küçük işaretler onları hep hazırlıksız yakalardı, bizi daha önce ne
kadar çok görmüş olsalar da.
“Ah.” dedi şaşırıp, zorlukla soluyarak. Bluzunu düzeltti. Aptal, diye düşündü
kendi kendine. O neredeyse benim çocuğum olacak kadar genç. Böyle düşünmek için çok
genç… “Merhaba Edward. Senin için ne yapabilirim?” Kalın gözlüklerinin arkasında
kirpikleri titredi.
Rahatsız edici. Ama olmak istediğim zaman nasıl çekici olabileceğimi
biliyordum. Hangi ses tonuyla konuşacağımı, hangi hareketleri yapacağımı bildiğim
için kolaydı.
Öne doğru eğilip, derinliksiz, küçük kahverengi gözlerine derin derin
bakıyormuş gibi bakışıyla buluştum. Düşünceleri şimdiden heyecan içindeydi. Bu
basit olmalıydı.
“Bana ders programımla ilgili yardım edip edemeyeceğinizi merak
ediyordum.” dedim insanları korkutmamak için ayırdığım yumuşak sesle.
Kalbinin temposunun arttığını duydum.
“Tabii ki Edward. Nasıl yardımcı olabilirim?” Çok genç, çok genç, diye
tekrarladı. Yanılıyordu tabii ki. Ben onun büyükbabasından daha yaşlıydım; ama
ehliyet belgeme göre, haklıydı.
“Acaba biyoloji sınıfımdan son sınıf seviyesinde fen dersine geçebilir miyim?
Fizik, mesela?”
“Bay Banner’la bir problem mi var Edward?”
“Hayır, sadece ben bu konuları zaten işlemiştim…”
“Alaska’da gittiğiniz hızlandırılmış okulda, doğru.” Bunu düşünürken ince
dudakları büzüldü. Hepsi üniversitede olmalılar. Öğretmenlerin şikayet ettiğini hiç
duymadım. Muhteşem notlar, cevap verirken tereddüt yok, testlerde hiç yanlış cevap yok –
sanki her konuda hile yapmanın bir yolunu bulmuşlar gibi. Bay Varner bir öğrencinin ondan
daha zeki olduğunu düşünmektense, hile yapıldığına inanmayı tercih eder… Annelerinin
onlara özel ders verdiğine bahse girerim… “Aslına bakarsan Edward, Fizik şu anda
oldukça dolu. Bay Banner bir sınıfta yirmi beşten fazla öğrenci olmasından nefret
eder–”
“Ben problem çıkarmam.”
Tabii ki hayır. Kusursuz bir Cullen çıkarmaz. “Bunu biliyorum Edward; ama şu
anki haliyle sıralar tam yetiyor…”
“O zaman dersi bırakabilir miyim? O saati kendim çalışmak için
kullanabilirim.”
“Biyolojiyi bırakmak mı?” Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Bu delice. Bildiğin bir konuyu
oturup dinlemek ne kadar zor? Mutlaka Bay Banner’la ilgili bir problem olmalı. Acaba Bob’la
bu konuda konuşmalı mıyım? “Mezun olmak için yeterli kredin olmaz.”
“Seneye tamamlarım.”
“Belki de bunun hakkında ailenle konuşmalısın.”
Arkamda kapı açıldı; ama gelen her kimse beni düşünmüyordu, o yüzden
görmezden gelip Bayan Cope’a odaklandım. Biraz daha yakına eğildim ve gözlerimi
daha büyük tuttum. Bu, eğer siyah yerine altın rengi olsalardı daha iyi işlerdi.
Siyahlık, olması gerektiği gibi insanları korkuturdu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:49 pm

“Lütfen Bayan Cope?” Sesimi olabildiği kadar yumuşak ve zorlayıcı tuttum –
ve oldukça zorlayıcı olabildi. “Geçebileceğim başka bir bölüm yok mu? Birinde boş
yer olması gerektiğinden eminim? Altıncı saat Biyoloji tek seçenek olamaz…”
Dişlerimi çok geniş gösterip onu korkutmamaya dikkat ederek gülümsedim,
ifadenin yüzümü yumuşatmasına izin verdim.
Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Çok genç, diye hatırlattı kendine. “Peki, belki
Bob – yani Bay Banner’la konuşabilirim. Bir bakarım–”
Bir saniye aldı, her şeyin değişmesi: odadaki hava, buradaki görevim, bu kızıl
saçlı kadına doğru eğilmiş olma sebebim… Daha önce bir amaç için olanlar, şimdi
başka bir amaç içindi.
Samantha Wells’in kapıyı açıp, yandaki sepete imzalı bir geç kağıdını koyarak,
okuldan uzaklaşmak için aceleyle çıkması bir saniye aldı. Açık kapıdan gelen
rüzgarın bana çarpması bir saniye aldı. Kapıdaki ilk kişinin beni niye düşünceleriyle
bölmediğini anlamam bir saniye aldı.
Emin olmak için gerekmemesine rağmen döndüm. Bana karşı isyan eden
kaslarımı kontrol etmek için savaşarak, yavaşça döndüm.
Bella Swan sırtı kapının yanındaki duvara yaslı, elinde bir kağıtla orada
duruyordu. Benim vahşi, merhametsiz bakışımla karşılaştığında gözleri normalden
daha da büyüdü.
Kanının kokusu bu küçük, sıcak odadaki havanın her parçasına işlemişti.
Boğazım alevler içinde yarıldı.
Canavar, kızın gözlerindeki aynadan yine bana öfkeyle baktı, kötünün
maskesi.
Elim tezgahın üzerindeki havada tereddüt etti. Uzatıp Bayan Cope’un
kafasını, masasına onu öldürmeye yetecek kuvvetle çarpmam için geri bakmam
gerekmiyordu. İki hayat, yirmi tanesi yerine. Bir takas.
Canavar heyecanla, açlıkla bunu yapmamı bekledi.
Ama her zaman bir seçenek vardı - olmak zorundaydı.
Akciğerlerimin hareketini kestim ve gözlerimin önüne Carlisle’ın yüzünü
yerleştirdim. Bayan Cope’a döndüm ve yüz ifademin değişimine olan iç şaşkınlığını
duydum. Benden geri çekildi; ama korkusu tutarlı kelimelere dökülmedi.
Kendimi inkar ederek öğrendiğim bütün kontrolü kullanarak yüzümü normal
ve yumuşak hale getirdim. Akciğerlerimde sadece bir kere daha konuşacak hava
kalmıştı, kelimeler aceleyle döküldü.
“Boş verin o zaman. İmkansız olduğunu görebiliyorum. Yardımınız için çok
teşekkür ederim.”
Döndüm ve kendimi odadan dışarı attım, santimler ötesinden geçerken kızın
sıcak kanlı vücudunun ısısını hissetmemeye çalıştım.
Arabama gidene kadar çok hızlı hareket ettim ve durmadım. İnsanların çoğu
çoktan gitmişti, o yüzden pek tanık yoktu. Birinci sınıflardan biri, D.J. Garrett fark
etti ve sonra aldırmadı.
Cullen nereden geldi – havadan belirmiş gibi… İşte, yine hayal gücüm. Annem her
zaman der ki…
Volvo’ma girdiğimde, diğerleri zaten oradaydı. Nefes alıp verişimi kontrol
etmeye çalıştım; ama boğulmuş gibi, temiz havada soluk soluğaydım.
“Edward?” dedi Alice, sesinde endişeyle.
Ona sadece kafamı salladım.
“Sana ne oldu böyle?” diye sordu Emmett, dikkati o anlığına Jasper’ın rövanş
modunda olmadığı gerçeğinden dağılarak.
Cevap vermek yerine arabayı çalıştırdım. Bella Swan beni buraya kadar da
takip etmeden önce bu park yerinden gitmek zorundaydım. Benim kişisel şeytanım,
yakamı bırakmayan… Arabayı döndürdüm ve hızlandırdım. Yoldayken kırk mile
çıktım. Köşeyi dönmeden önce yetmişteydim.
Bakmadan Emmett, Rosalie ve Jasper’ın Alice’e döndüğünü biliyordum. Alice
omuzlarını silkti. Ne olduğunu göremiyordu, sadece ne geldiğini görebiliyordu.
Bana doğru baktı. İkimiz de kafasında gördüğü şeyi izledik ve ikimiz de
şaşırdık.
“Gidiyorsun?” diye fısıldadı.
Diğerleri şimdi bana bakıyordu.
“Öyle mi?” diye tısladım dişlerimin arasından.
Çözümüm bocalar ve başka bir seçim, geleceğimi daha karanlık bir yola
yönlendirirken, gördü.
“Ah.”
Bella Swan, ölü. Benim gözlerim, taze kanla parlak kırmızı. Takip edecek
arama. Bizim için güvenli olmasını bekleyip tekrar başlayacağımız zaman…
“Ah.” dedi tekrar. Görüntü daha da ayrıntılı hale geldi. Şef Swan’ın evinin
içini ilk defa gördüm, Bella’yı sarı dolaplı küçük mutfakta gördüm, onu gölgelerden
takip ederken… kokusunun beni ona çekmesine izin verirken… sırtı bana dönüktü…
“Dur!” dedim, daha fazla katlanamayıp, inleyerek.
“Özür dilerim.” diye fısıldadı, gözleri büyümüştü.
Canavar neşelendi.
Ve sonra kafasındaki görüntü tekrar değişti. Gece, boş bir yol, yanındaki
ağaçlar karla kaplı, saatte neredeyse iki yüz mille geçerken.
“Seni özleyeceğim.” dedi. “Ne kadar kısa zaman için gidiyor olursan ol.”
Emmett ve Rosalie birbirlerine endişeyle baktılar.
Eve giden yola girmek üzereydik.
“Bizi burada bırak.” dedi Alice. “Carlisle’a kendin söylemelisin.”
Başımı salladım ve araba aniden durdu.
Emmett, Rosalie ve Jasper sessizce çıktılar; ben gittiğimde Alice’e durumu
açıklatacaklardı. Alice omzuma dokundu.
“Doğru olanı yapacaksın.” diye mırıldandı. Bu sefer bir görüş değildi – bir
emirdi. “O Charlie Swan’ın tek ailesi. Bu onu da öldürür.”
“Evet.” dedim sadece son kısmına katılarak.
Kaşları endişeyle birleşerek diğerlerine katılmak için dışarı çıktı. Ben arabayı
döndürene kadar, ağaçların içinde görüşümden kaybolmuşlardı.
Kasabaya doğru hızlandım ve Alice’in kafasındaki görüşlerin, bir karanlık bir
parlak olarak değiştiğini biliyordum. Forks’a doğru doksanla hızlanırken, nereye
gittiğimden emin değildim. Babama veda etmeye mi? Yoksa içimdeki canavarı
kucaklamaya mı? Yol, tekerleklerimin altında hızla kaydı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:49 pm

2. Açık Kitap


Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım ve kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden
şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu, altımdaki
küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum.
Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak
ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı –
mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu,
eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.
Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında
saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha
yakın değildim.
Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle
gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan
yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum.
Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum.
Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı.
Tanya’nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç
gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden
tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.
Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak
ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi.
Tanya’nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk
bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o,
kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir
gülümsemeyle uzadı.
Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.
Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.
Top güllesi, diye düşündü.
Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık,
dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top
halinde kıvrıldı.
Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde
yıldızlar karardı.
Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak için hiçbir harekette
bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu.
Hala aynı yüzü görüyordum.
“Edward?”
Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek
buluşmadan, hareketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.
“Özür dilerim.” dedi mırıldanarak. “Şakaydı.”
“Biliyorum. Komikti.”
Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.
“İrina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız
ettiğimi düşünüyorlar.”
“Hayır, hiç etmiyorsun.” diye güvence verdim. “Aksine, kaba olan benim –
fena halde kaba. Çok özür dilerim.”
Eve gidiyorsun değil mi? diye düşündü.
“Henüz buna… tam olarak… karar vermedim.”
Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.
“Hayır… yardımcı oluyor gibi görünmüyor.”
Yüzünü buruşturdu. “Bu benim suçum değil mi?”
“Tabii ki hayır.” dedim yumuşakça yalan söyleyerek.
Centilmenlik yapma.
Gülümsedim.
Rahatsız olmana neden oluyorum, diye suçladı.
“Hayır.”
Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka
bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.
“Pekala.” diye itiraf ettim. “Biraz.”
O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.
“Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun
farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme.”
“Reddedilmeye alışık değilim.” diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde
büktü.
“Kesinlikle.” dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken
düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi –
yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha
isteklilerdi.
“Succubus(Geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan.).” dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri
bölme umuduyla.
Dişlerini göstererek sırıttı. “Orijinal.”
Carlisle’ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi.
Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken insan erkeklerine olan
düşkünlükleri olmuştu.
“Buraya geldiğinde,” dedi yavaşça. “Ben sandım ki…”
Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi;
ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.
“Fikrimi değiştirdiğimi düşündün.”
“Evet.” Kaşlarını çattı.
“Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle
yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım.”
“Sanırım sebebini söylemezsin…?”
Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım.
“Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”
Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda
Carlisle’dan bile. Avları olması gerekenlerle – bir zamanlar olanlarla – kendilerine
izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya’ya
itiraf etmeye çok utanıyordum.
“Kadın problemi mi?” diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek.
Soğukça güldüm. “Kastettiğin şekilde değil.”
Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler
yürütürken düşüncelerini dinledim.
“Yaklaşamadın bile.” dedim.
“Bir ipucu?” diye sordu.
“Lütfen bırak Tanya.”
Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş
yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.
Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.
Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle’a mı döneceksin?
“Sanmıyorum.” diye fısıldadım.
Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da
yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru
gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım.
Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?
Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim.
Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.
“Bence geri döneceksin.” dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus
aksanından ufak bir iz belirerek. “Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa
olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin.”
Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye
çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir
zaman cesaretim ve zorluklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir
lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saate kadar.
Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim,
dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.
“Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
Düşünceleri huysuzlaştı. “Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen
Edward.”
“Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece…
daha aradığımı bulamadım.”
“Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward.”
“Hoşçakal Tanya.” Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum.
Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… “Tekrar
teşekkürler.”
Tek bir çevik harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara
batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim
onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden
önce beni bir daha görmek istemiyordu.
Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde
karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya’yı incitmekten hiç
hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmenden aşağı hissetmeme neden oluyordu.
Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğum
halde yıldızları tekrar izledim. Alice’in eve döneceğimi görüp diğerlerine
söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki
yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki
parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için
ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten o meraklı
gözlerin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile,
düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan’ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların
engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve
ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle’ın arabasına yarım saatten kısa sürede
varabilirdim.
Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok
isteyerek - yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan.


En son TayLorism tarafından Cuma Mayıs 01, 2009 3:53 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:50 pm

“Bir sorun olmayacak.” diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve
Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice’in dirseğinin altında,
yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett
gülünç bir şekilde düşman bölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de
ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.
“Tabii ki olmayacak.” dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer
altından kalkamayacağımı düşünseydim evde kalırdım.
Normal, eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat
dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı;
tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik
durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.
“Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak, eğer her
zamanki yerimize oturursak.”
“Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi
bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım.”
Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bi kere kapanıp açıldı ve sonunda
benim yüzüme odaklandı.
“Hmm.” dedi şaşırmış bir sesle. “Sanırım haklısın.”
“Tabii ki öyleyim.” diye söylendim.
Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper’ı
çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an
bakışımı yakaladı ve sırıttı.
Sinir bozucu değil mi?
Ona yüzümü buruşturdum.
Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelişi sadece bir hafta önce
miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzeyişi?
Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş
piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime
dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri.
Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes
almıyordum.
Düşünceleri incelerken Cullen’larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum.
Bütün gün, Bella Swan’ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun
yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş
vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların
aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu
anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim.
Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi?
Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna
verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine
anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz
abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim.
Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken
duymuştu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka
merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle
karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta
arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her
şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında
özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı.
Ama burada, normal masamızda otururken, kimse bizi fark etmemişti.
Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla
konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman
geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın
olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan’a uğrayıp düşüncelerini
dinlemeliydim.
“Yeni bir şey var mı?” diye sordu Jasper.
“Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı.”
Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.
“Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin.” dedi Emmett kıkır kıkır
gülerek. “Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum.”
Ona doğru gözlerimi devirdim.
“Acaba neden…?” Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.
“Bunu geçtik. Bilmiyorum.”
“İçeri giriyor.” diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim.
“İnsan görünmeye çalışın.”
“İnsan, öyle mi?” diye sordu Emmett.
Sağ yumruğunu kaldırıp avucunda sakladığı kar topunun etrafında
parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi.
Gözleri Jasper’daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü.
Emmett’in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle
engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla
duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı.
Odanın o köşesindeki başlar önce yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve
sonra suçluyu bulmak için arandı. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize
bakmadı.
“Çok insanca Emmett.” dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. “Elin değmişken niye
duvara yumruk atmıyorsun?”
“Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim.”
Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi
yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için
kendime izin veremedim; ama dinliyordum.
Jessica’nın, ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni
kızla ilgili sabırsızlığını duyabiliyordum. Düşüncelerinde, Bella Swan’ın yanaklarının
bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki
havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım.
Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica’ya Swan kızının ne problemi
olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin
onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde
girdiği dalgınlıktan çıkarken, çoktan kurulmuş zihnini bulutlandıran fantezilerin
belirişinden hoşlanmamıştım.
“Hiçbir şey.” dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde
bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.
“Bugün sadece soda alacağım.” diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket
ettiğinde.
Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan
yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken
gülümsememe gülen Emmett’a döndüm.
Hasta görünüyorsun kardeşim.
İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım.
Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu. “Aç değil misin?”
“Aslında, biraz hasta hissediyorum.” Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.
Mike Newton’ın düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız
etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için
gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği
tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu
öldürmeden önce, bu…
Ama kız hasta mıydı?
Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra
kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı
hakkında düşünmemek için zorladım.
Bakmaksızın, onu Mike’ın düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü
hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica’ya geçtim. Şansıma Jessica’nın
arkadaşlarıyla oturdular, Alice’in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.
Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.
“Rahatla Edward.” dedi Emmett. “Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu
dünyanın sonu olmaz.”
“Sen bilirsin.” diye mırıldandım.
Güldü. “Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk
içinde kıvranmak için uzun bir zaman.”
O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett’in
kuşkusuz yüzüne fırlattı.
Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.
“Bunu sen istedin.” dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken.
Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı.
“Iyy!” diye sızlandı Rosalie, Alice’le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.
Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını
ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o
Bella’nın bizi insanca gülüp oynarken ve tıpkı bir Norman Rockwell tablosu gibi
doğal olmayan derecede ideal halde göreceğini biliyordum.
Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella
mutlaka bize bakıyor olmalıydı.
…yine Cullen’lara bakıyor, diye düşündü biri, dikkatimi çekerek.
Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi
tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.
Ama gözlerim Jessica’yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı.
Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı.
Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da
artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak
etrafındaki sessizliği zihnimle aşmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal
olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi
odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum.
Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak.
“Edward Cullen sana bakıyor.” diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir
kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık
taklidinde yetenekli görünüyordu.
Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
“Sinirli görünmüyor değil mi?”
Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde
kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak
kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi
görünüyordu.
“Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım
içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”
“Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş
gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece
tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.
“Cullen’lar kimseyi sevmezler.” diye güvence verdi Jess. “Kimseyi hoşlanmak
için kendilerine layık görmezler.” Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir
homurtuydu. “Ama hala sana bakıyor.”
“Ona bakmayı kes.” dedi kız endişeyle ve Jessica’nın emre uyup
uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı.
Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı.
Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu
düşündüm – ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi
görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye
başlıyordu; ama sonra kendini yakalayıp derin bir nefes alarak, kim konuşuyorsa
ona bakıyordu.
Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece
duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kartopu savaşı
planlıyordu, çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar
tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi
gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.
Öğle teneffüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi
diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki
önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca.
Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.
Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde
hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü
müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:50 pm

“Sanırım sorun yok.” dedi Alice tereddütle. “Kararlısın. Sanırım saati
atlatacaksın.”
Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.
“Niye zorlayasın ki Edward?” diye sordu Jasper. Şimdi zayıf olan ben
olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu
duyabiliyordum, sadece biraz. “Eve git. Ağırdan al.”
“Ne fark eder ki?” dedi Emmett katılmayarak. “Onu öldürürsün ya da
öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın.”
“Henüz taşınmak istemiyorum.” diye sızlandı Rosalie. “Baştan başlamak
istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda.”
Kararda iki eşit parçaya bölünmüştüm. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok
istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper’ın
avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir
hata mıydı?
Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür
etmezdi.
Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek
istediğimi fark ettim.
Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime
kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine
dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim.
Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı.
Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.
“Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak.” dedi Alice. “Sabitleşiyor.
Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim.” Bana,
düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik
olduğunu merak ederek baktı.
Merak, Bella Swan’ı hayatta tutmaya yetecek miydi?
Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum?
Ayartıyla yüzleşecektim.
“Sınıflarınıza gidin.” dedim kendimi masadan iterek. Döndüm ve uzun
adımlarla ilerledim. Arkamda Alice’in endişesini, Jasper’ın tenkidini, Emmett’in
onayını ve Rosalie’nin sinirini duyabiliyordum.
Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken
ciğerlerimde tuttum.
Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim
– bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken,
zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama
anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de
desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim;
insanlar birinin gelişi sesle duyurulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.
Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği
kaçırıp dengeyi bozdu.
Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim
bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini
sağladığımdan emin olmalıydım.
“Merhaba.” dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak
sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.
O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş –
ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi.
Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece
varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes
almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak
edebileceğine inanmak zordu.
Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.
Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve
teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan
konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
“Adım Edward Cullen.” dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu
başlamanın nazik yoluydu. “Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen
Bella Swan olmalısın.”
Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar
oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.
“Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu, sesi biraz titreyerek.
Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme
neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların
huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.
“Ah, sanırım ismini herkes biliyor.” Şüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı
haline geldiğinin farkındaydı. “Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu.”
Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü
kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak
istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.
“Hayır.” dedi. “Yani, niye bana Bella dedin?”
“Isabella’yı mı tercih edersin?” diye sordum, sorunun nereye gittiğini
anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün
insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?
“Hayır. Bella ismini seviyorum.” diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek.
İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. “Ama
Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes
beni öyle tanıyor gibi görünüyor.” Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.
“Hmm.” dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.
Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk
gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona başta tam ismiyle hitap ederdim, diğer
herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.
Şiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolay
olmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.
Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük
sorunlarım vardı.
Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam
gerekiyordu.
Konuşmamak zor olurdu. Şanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim
labaratuvar partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi
yaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu
onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.
Sandalyemi hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp
kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi
olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir
nefes aldım.
Ahh!
Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını
alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta
kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.
Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
“Başlayın.” diye komut verdi Bay Banner.
Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım
öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.
“Önce bayanlar, partner?”
Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey
mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.
“Ya da, istersen ben başlayabilirim.” dedim sessizce.
“Hayır.” dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. “Ben başlarım.”
Duru teninin altındaki kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere,
slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir
nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.
“Profaz.” dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.
“Bakmamın bir sakıncası var mı?” İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun
türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı
benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu.
Bella elini benimkinin altından anında çekti.
“Özür dilerim.” diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere
bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.
“Profaz.” diye katıldım.
Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün
olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit
göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikincisiyle
değiştirdim.
Şimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti?
Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına
şaşırmamalıydı.
Slayda bir bakış attım.
“Anafaz.” dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.
“Bakabilir miyim?” diye sordu.
Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde
görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi
düşünmüştü?
Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye
gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.
Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi.
“Üçüncü slayt?” diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmadan; ama elini
uzatarak. Slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım.
Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa
doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum.
Slayda çok uzun süre bakmadı. “İnterfaz.” dedi kayıtsızca – muhtemelen
sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda
dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu.
Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan.
Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk çekiyordu. Mike Newton ise
odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella’yı
izlemeye çalışıyordu.
Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü beni gözetleyerek. Hmm, ilginç.
Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir
gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin
karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe
vuruyor olması beni sersemletti.
Mike’ın ne hakkında konuşup durduğunu anlıyordum ama. Aslında oldukça
güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik
değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü –
teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla
dolu gözler…
Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler.
O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.
“Lens mi taktın?” diye sordu aniden.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:51 pm

Ne kadar garip bir soru. “Hayır.” Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse
gülümsedim.
“Ah,” diye mırıldandı. “Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu
düşünmüştüm.”
Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden
tekrar soğuk hissettim.
Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım.
Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi
bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün hafta sonumu avlanarak
geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım.
Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama bu etrafındaki havada yüzen aşırı
lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda,
gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın
rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık
kehribardılar.
Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece
evet diyebilirdim.
İki yıldır, bu okulda insanların yanında oturmuştum ve o, beni göz
rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri,
ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak
gözlerini kaçırırlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir
çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı?
Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella’nın
kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.
“Yani Edward,” dedi cevaplarımıza bakarak, “Isabella’nın mikroskoba
bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?”
“Bella.” diye düzelttim onu refleks olarak. “Aslında, beş taneden üçünü o
tanımladı.”
Bay Banner’ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. “Bu deneyi daha önce
yaptın mı?”
Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu
izledim.
“Soğan köküyle değil.”
“Balık embriyosuyla mı?”
“Evet.”
Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza
düşünceli düşünceli başını salladı. “Phoenix’de ileri bir programda mıydın?”
“Evet.”
İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.
“Pekala,” dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. “Sanırım ikinizin laboratuar
partneri olmanız iyi.” Döndü ve söylenerek uzaklaştı. “Bu sayede diğer çocukların
kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir.” Kızın bunu duyabildiğinden
şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı.
Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi. Kızın
hakkımda ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne
kadar şüpheleniyor? – onu yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam
gerektiğini biliyordum. Son, vahşi karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi
bastırmalıydım.
“Karın durması çok kötü oldu, değil mi?” dedim bir düzine öğrencinin
konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyalogu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir
konu. Hava – her zaman güvenli.
Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir
tepki. “Pek değil.” dedi beni tekrar şaşırtarak.
Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden
geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu
mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.
“Soğuğu sevmiyorsun.” diye tahmin yürüttüm.
“Ya da ıslaklığı.”
“Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı.” Belki de buraya gelmemeliydin,
diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin.
Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman
hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı?
Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olarak kalacaktı. Değişmez, daima
rahatsız edici bir muamma.
“Hem de nasıl.” dedi alçak bir sesle.
Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak
istememe neden oluyorlardı.
“Niye buraya geldin o zaman?” diye sordum ve sesimin birdenbire çok
suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterince sıradan olmadığının farkına vardım.
Sesim kaba ve meraklı çıkmıştı.
“Bu… karışık.”
Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan
patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yakıyordu.
Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha
katlanılır hale geldiğini fark ettim.
“Sanırım anlayabilirim.” diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için
yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi.
Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup
başını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar
dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu.
Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı.
Aceleyle konuştu.
“Annem tekrar evlendi.”
Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü
geçti.
“Bu o kadar karmaşık gözükmüyor.” dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik
çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek
için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü. “Ne zaman oldu?”
“Geçen eylül.” Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi
tuttum.
“Ve sen onu sevmiyorsun.” diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için
uğraşarak.
“Hayır, Phil iyidir.” dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir
gülümseme izi vardı. “Çok genç belki; ama yeterince iyi.”
Bu, kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.
“Niye onlarla kalmadın o zaman?” dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı.
İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek
gerekirse.
“Phil sık sık seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor.” Küçük gülümsemesi
büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.
Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum.
Sadece, gülümsemesi benim de gülmemi sağlamıştı.
“İsmini duydum mu?”
“Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz.” Başka bir gülümseme. “İkinci ligde
oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor.”
O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.
“Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı.” dedim.
Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı.
Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.
“Hayır, beni o göndermedi.” dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama
nasıl olduğunu pek göremiyordum. “Ben kendimi gönderdim.”
Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen
geri kalmıştım.
Bu yüzden pes ettim. O, diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin
sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.
“Anlamadım.” diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda kalmaktan nefret
ederek.
İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre
baktı.
“İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu.” dedi yavaşça, sesi her
kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. “Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de
Charlie’yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim.”
Kaşlarının arasındaki kıvrım derinleşti.
“Ama şimdi sen mutsuzsun.” diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme
umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki
gerçekten pek uzak değildi.
“Ve?” dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi.
Ruhunda bir anlığına, ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine
bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin
çok altlarındaydı.
Fedakardı.
Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz
zayıflamaya başladı.
“Adil görünmüyor.” dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu
saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim.
Güldü; ama sesinde eğlence yoktu. “Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil
değildir.”
Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın
adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. “Sanırım bunu daha önce bir yerlerde
duymuştum.”
Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar
benim gözlerimle buluştu.
“İşte bu kadar.” dedi bana.
Ama ben bu konuşmayı bitirmeye hazır değildim. Kaşlarının arasındaki,
kederinin kalıntısı olan o küçük V, beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımın ucuyla
onu düzleştirmek istedim; ama tabii ki, ona dokunamazdım. Pek çok yönden
tehlikeliydi.
“İyi bir oyun çıkardın.” dedim yavaşça, hala bir sonraki tezimi düşünerek.
“Ama bahse girerim ki, insanların görmesine izin verdiğinden çok daha fazla acı
çekiyorsun.”
Gözlerini kısıp, dudaklarını bükerek yüzünü buruşturdu ve sınıfın önüne
baktı. Doğru tahmin ettiğimde sevinmiyordu. Sıradan bir mağdur değildi – acısına
izleyici istemiyordu.
“Haksız mıyım?”
Hafifçe irkildi; ama beni duymamış gibi davrandı.
Bu gülümsememe neden oldu. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Seni niye ilgilendiriyor ki?” diye sordu hala uzağa bakarak.
“Bu çok güzel bir soru.” diye itiraf ettim, daha çok kendime cevap vererek.
Sezgileri benimkinden iyiydi – ben kenarlarda bocalar, ipuçlarını körü körüne
incelerken, o direkt özü görüyordu. Onun son derece insanca olan hayatının
ayrıntıları beni ilgilendirmemeliydi. Onun ne düşündüğünü umursamak yanlıştı.
Ailemi şüphelerden korumanın ötesinde, insan düşünceleri önemli değildi.
Kız iç çekti ve sınıfın önüne doğru ters ters baktı. Sinirlenmiş ifadesiyle ilgili
bir şey gülünçtü. Bütün bu durum, bütün konuşma gülünçtü. Kimse benden dolayı
bu kızın olduğu kadar büyük bir tehlike içinde olmamıştı – her an, diyalogla gülünç
bir şekilde meşgul olduğum için dikkatim dağılabilir, burnumdan nefes alabilir ve
kendimi durduramadan ona saldırabilirdim – ve o ben sorusuna cevap vermediğim
için sinirlenmişti.
“Seni rahatsız mı ediyorum?” diye sordum bunun saçmalığına gülümseyerek.
Bana hızlıca baktı ve gözleri bakışımla kapana kısılmış biri göründü.
“Tam olarak değil,” dedi. “Daha çok kendimden rahatsız oluyorum. Yüzümü
okumak çok kolay – annem bana her zaman ‘açık kitabım’ der.”
Canı sıkılarak kaşlarını çattı.
Ona hayretle baktım. Üzülmesinin sebebi onun içini çok kolayca gördüğümü
düşünmesiydi. Ne garip. Birini anlamak için hiç bu kadar çok çaba sarf etmemiştim
hayatım boyunca – ya da varlığım boyunca, zira hayat pek de doğru kelime değildi.
Benim hakikaten bir hayatım yoktu.
“Aksine,” dedim garip bir şekilde… ihtiyatla, sanki göremediğim gizli bir
tehlike varmış gibi. Birdenbire sınırdaydım, önsezi beni endişelendiriyordu. “Bence
sen okunması çok zor birisin.”
“O zaman sen iyi bir okuyucu olmalısın,” dedi, tahminiyle yine tam hedeften
vurmuştu.
“Genellikle.” diye katıldım.
Sonra dudaklarımı, arkasındaki keskin dişleri göstermelerine izin verip geriye
doğru çekerek ona genişçe gülümsedim.
Bu aptalcaydı; ama aniden, beklenmedik bir şekilde ona bir uyarı vermek için
çaresizdim. Vücudu öncekinden daha yakındı, konuşma boyunca bilinçsizce bana
doğru yönelmişti. İnsanlığın kalanını korkutmaya yeterli olan küçük işaretler onun
üzerinde işliyor gibi görünmüyordu. Niye dehşetle benden geri kaçmıyordu?
Şüphesiz karanlık yanımı tehlikeyi anlayacak kadar görmüştü.
Uyarımın istediğim etkiyi yapıp yapmadığını göremedim. Bay Banner sınıfın
dikkatini istedi ve o da hemen benden uzağa döndü. Kesintiden dolayı biraz
rahatlamış görünüyordu, o zaman belki de bilinçsizce anlamıştı.
Anlamış olduğunu umdum.
Engellemek istesem bile içimde büyüyen büyük merakı tanıdım. Bella Swan’ı
ilginç bulacak durumda değildim, ya da daha doğrusu, o bu durumda değildi.
Şimdiden, başka bir konuşma şansı için heyecanlıydım. Annesiyle, buraya gelmeden
önceki hayatıyla, babası ile olan ilişkisiyle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyordum.
Karakterini daha çok ortaya çıkaracak her anlamsız ayrıntıyı… ama onunla
geçirdiğim her saniye bir hataydı, almaması gereken bir risk.
Dalgınlıkla, gür saçını tam da ben kendime başka bir soluk için izin verdiğim
sırada arkaya attı. Kokusunun özellikle yoğun bir dalgası boğazımın arkasına darbe
indirdi.
İlk günkü gibiydi – harap edici mermi gibi. Yakıcı susuzluğun acısı başımı
döndürdü. Kendimi sırada tutabilmek için yine masayı kavramam gerekti. Bu sefer
biraz daha kontrollüydüm, en azından hiçbir şey kırmadım. İçimdeki canavar
homurdandı; ama acımdan memnun kalmadı. Çok sıkı bağlıydı. Şu anda.
Nefes almayı tamamen bıraktım ve kızdan uzaklaşabildiğim kadar
uzaklaştım.
Hayır, onu büyüleyici bulmayı göze alamazdım. Onu ne kadar ilginç
bulursam, öldürme ihtimalim de o kadar artardı. Bugün, çoktan iki küçük hata
yapmıştım. Üçüncü bir tane daha yapar mıydım, küçük olmayanı?
Zil çalar çalmaz, sınıftan dışarı fırladım – muhtemelen ders boyunca ancak
yarım olarak verdiğim kibar izlenimi yok ederek. Tekrar, dışarıdaki iyileştirici, temiz
ve ıslak havayı içime çektim. Kız ile arama mümkün olduğunca daha çok mesafe
koymak için acele ettim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:51 pm

Emmett beni İspanyolca sınıfının kapısında beklemişti. Vahşi ifademi bir an
inceledi.
Nasıl gitti? diye merak etti ihtiyatla.
“Kimse ölmedi.” dedim mırıldanarak.
Sanırım bu da bir şey. Alice’in sonlarda dersi astığını gördüğümde düşündüm ki…
Sınıfa yürürken kafasındaki kısa zaman öncesine ait, son sınıfının açık
kapısından gördüğü anıyı izledim: Alice hızla ve boş bir yüzle fen binasına doğru
yürüyordu. Hatırladığı, kalkıp ona katılma isteğini hissettim ve sonra kalma kararını.
Eğer Alice onun yardımını isteseydi, söylerdi…
Sırama çökerken gözlerimi dehşet ve tiksinmeyle kapattım. “Bu kadar yakın
olduğunu anlamamıştım. Yapacağımı düşünmemiştim… Bu kadar kötü olduğunu
görmemiştim.” dedim fısıldayarak.
Değildi, diye güvence verdi bana. Kimse ölmedi değil mi?
“Doğru.” dedim dişlerimin arasından. “Bu sefer değil.”
Belki gittikçe kolaylaşır.
“Tabii.”
Ya da belki onu öldürürsün. Omuz silkti. İşleri eline yüzüne bulaştıran ilk kişi
olmazsın. Kimse seni çok sertçe yargılamaz. Bazen bir insan sadece çok güzel kokar. Bu kadar uzun dayanabilmenden bile etkilendim.
“Yardımcı olmuyorsun Emmett.”
Kızı öldüreceğimi, bunun bir şekilde kaçınılmaz olduğunu kabul edişinden
dehşete düştüm. Çok güzel kokması onun suçu muydu?
Bana olduğunu biliyorum…, anılarına döndü, beni kendiyle beraber yarım
yüzyıl geriye, orta yaşlı bir kadının elma ağaçları arasına gerili ipten kuru
çamaşırlarını topladığı loş bir taşra sokağına götürdü. Elmaların kokusu havada
yoğundu – hasat zamanı geçmişti ve atılmış meyveler yere yayılmıştı, çürükleri
kokularını yoğun bulutlar halinde salıyordu. Taze biçilen kuru ot kokusu, bu
kokunun arka planındaydı, bir karışım. Rosalie için bir iş yaparken kadının hiçbir
şekilde farkında olmayarak,. Gökyüzü yukarıda mor, batı ağaçlarının üstünde
turuncuydu. Kıvrımlı yolda yürümeye devam etti ve bu akşamı hatırlamak için
hiçbir sebep yok gibi gözüktü, ani bir akşam esintisinin beyaz çarşafları yelken gibi
uçurup, kadının kokusunu Emmett’in yüzüne göndermesi dışında.
“Ah.” diye inledim sessizce. Sanki kendi hatırladığım susuzluk yeterli
değilmiş gibi.
Biliyorum. Yarım saniye sürmedi. Karşı koymayı düşünmedim bile.
Anısı katlanabileceğimden çok daha net hale geldi.
Ayaklarımın üzerine zıpladım, dişlerim birbirine çeliği kesecek kadar sert
kilitlenmişti.
“Esta bien, Edward?” diye sordu Senora Goff, ani hareketimden şaşkınlığa
uğrayarak. İfademi onun zihninde görebiliyordum ve yüzümün iyi olmaktan çok
uzak olduğunu biliyordum.
“Me perdona.” diye mırıldandım kapıdan dışarı fırlarken.
“Emmett – por favor, puedas tu ayuda a tu hermano?” diye sordu.
“Tabii,” dediğini duydum Emmett’in, sonrasında tam arkamdaydı.
Binanın uzak tarafına kadar beni takip etti ve yakalayıp elini omzuma koydu.
Elini gereksiz bir kuvvetle ittim. Bu, bir insan elindeki ve onlara bağlı kol
kemiklerini kırardı.
“Özür dilerim Edward.”
“Biliyorum.” Havayı derin derin içime çektim, kafamı ve ciğerlerimi
temizlemeye çalıştım.
“O kadar kötü mü?” diye sordu anısındaki kokuyu düşünmemeye çalışıp, pek
başarılı olamayarak.
“Daha kötü Emmett, daha kötü.”
Bir anlığına sessizdi.
Belki…
“Hayır, daha iyi olmaz. Sınıfa dön Emmett. Yalnız kalmak istiyorum.”
Başka bir söz söylemeden ya da düşünmeden döndü ve hızlıca uzaklaştı.
İspanyolca öğretmenine hasta olduğumu ya da dersi astığımı ya da tehlikeli şekilde
kontrolden çıkmış bir vampir olduğumu söyleyecekti. Mazereti gerçekten fark eder
miydi? Belki geri dönmeyecektim, belki gitmek zorunda kalacaktım.
Tekrar arabama girdim, okulun bitmesini beklemek için. Saklanmak için. Yine.
Zamanı kararlar vermekle ya da çözümümü desteklemekle harcamalıydım;
ama tıpkı bir bağımlı gibi, kendimi okul binalarından gelen düşünceleri dinlerken
buldum. Aşina sesler ileri çıktı; ama o anda Alice’in gelecek görüşlerini ya da
Rosalie’nin şikayetlerini dinlemek istemiyordum. Jessica’yı kolayca buldum; fakat
kız onunla değildi, o yüzden aramaya devam ettim. Mike Newton’ın düşünceleri
dikkatimi çekti ve sonunda onunla bağlantı kurabildim. Mike mutsuzdu, çünkü
bugün Biyoloji’de Bella’yla konuşmuştum. Konuyu açtığında kızın verdiği cevabı
kafasından tekrar geçiriyordu.
"Onun burada kimseyle bir kelimeden fazla konuştuğunu görmemiştim. Tabii ki,
Bella’yı ilginç bulmaya karar verdi. Ona bakışını hiç beğenmiyorum; ama Bella onun
hakkında pek heyecanlı gözükmüyordu. Ne söylemişti? “Geçen pazartesi nesi olduğunu
merak ettim.” Onun gibi bir şey. Umurundaymış gibi gözükmemişti. Pek konuşma olmuş
olamaz…"
Kendini karamsarlığından o şekilde kurtardı, Bella’nın benimle olan
diyaloguyla ilgilenmediği fikriyle neşelendi. Bu beni kabul edilebilir düzeyin bayağı
üzerinde rahatsız etti, o yüzden onu dinlemeyi bıraktım.
Müzik setine sert bir müzik CD’si taktım ve diğer sesleri boğana kadar sesini
açtım. Kendimi Mike Newton’ın düşüncelerine geri dönmekten, kızı gözetlemekten
alıkoymak için çok fazla odaklanmam gerekti.
Saat bitmek üzereyken birkaç kere hile yaptım. Gözetlemek değil, diye ikna
etmeye çalıştım kendimi. Beden dersinden ne zaman çıkacağını, park yerine ne
zaman varacağını bilmem gerekiyordu. Beni hazırlıksız yakalamasını istemiyordum.
Öğrenciler spor salonunun kapılarından çıkmaya başladığında, neden
yaptığımdan emin olmayarak arabadan dışarı çıktım. Yağmur hafifti – saçımı
yavaşça ıslatmaya başladığında görmezden geldim.
Onun beni burada görmesini mi istiyordum? Gelip benimle konuşmasını mı
umuyordum? Ben ne yapıyordum?
Davranışımın yanlış olduğunu bilerek kendimi arabaya geri girmek için ikna
etmeye çalışmama rağmen, hareket etmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve
onun, dudakları kenarlarından aşağıya kıvrılmış bir halde bana doğru yavaşça
yürümesini izlerken hafifçe nefes aldım. Bana bakmadı. Bulutlara, sanki onu
gücendirmişler gibi yüzünü buruşturarak birkaç kere göz attı.
Yanımdan geçmek zorunda kalmadan arabasına ulaştığında hayal kırıklığına
uğradım. Benimle konuşur muydu? Ben onunla konuşur muydum?
Soluk kırmızı bir Chevy kamyonete bindi, paslanmış, babasından daha yaşlı
dev bir canavar. Motoru çalıştırmasını izledim – eski motor park yerindeki diğer
araçlardan daha yüksek sesle kükredi – sonra ellerini ısıtıcının önüne uzattı. Soğuk
onun için rahatsız ediciydi – sevmiyordu. Parmaklarıyla saçlarını ayırdı, buklelerini,
sanki onları kurutmak istiyormuş gibi sıcak hava dalgasına doğru getirdi.
Kamyonetin içinin nasıl kokacağını hayal ettim ve sonra hızlıca bu düşünceyi
bastırdım.
Geri gitmeye hazırlanırken etrafına göz gezdirdi ve sonunda yönüme doğru
döndü. Bana sadece yarım saniye boyunca baktı, gözlerini kaçırıp kamyoneti geriye
doğru sürmeden önce gözlerinde okuyabildiğim tek şey şaşkınlıktı. Ve sonra yine
durdu, kamyonetin arkası Eric Teague’ı santimlerle sıyırmıştı.
Ağzı üzüntüyle açılarak dikiz aynasından baktı. Diğer araba arkasından
geçtiğinde, bütün kör noktaları iki kere kontrol etti ve park yerinden o kadar dikkatle
çıktı ki sırıtmama neden oldu. Sanki eski kamyonetinin içinde tehlikeli olduğunu
düşünüyormuş gibiydi.
Bella Swan’ın ne sürüyor olursa olsun, herhangi birine tehlikeli olması
düşüncesi, kız dosdoğru ileri bakarak önümden geçtiğinde beni kahkahalarla
güldürdü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:55 pm

3. Olağanüstü Olay


Aslında susamamıştım; ama o gece tekrar avlanmaya karar verdim. Küçük bir
önlem, yetersiz olacağını bilmeme rağmen.
Carlisle benimle geldi; Denali’den döndüğümden beri hiç yalnız kalmamıştık.
Kara ormanda beraber koşarken, onun geçen haftaki acele vedayı düşündüğünü
duydum.
Anısında, yüz hatlarımın çaresizlikle kıvrandığını gördüm. Şaşkınlığını ve ani
endişesini hissettim.
“Edward?”
“Gitmeliyim Carlise. Gitmek zorundayım, şimdi.”
“Ne oldu?”
“Hiçbir şey. Henüz. Ama olacak, eğer kalırsam.”
Koluma uzanmıştı. Elinden çekindiğimde onu nasıl incittiğimi hissettim.
“Anlamıyorum.”
“Sen hiç… hiçbir zaman…”
Kendimi derin bir nefes alırken izledim, derin endişesinden doğru
gözlerimdeki vahşi ışığı gördüm.
“Hiç sana diğerlerinden daha güzel kokan biri oldu mu? Çok daha güzel?
“Ah.”
Anladığını gördüğümde, yüzüm utançla düşmüştü. Bana dokunmak için
uzanmış, tekrar geri çekilmemi görmezden gelerek sol elini omzuma koymuştu.
“Direnmek için yapman gerekeni yap oğlum. Seni özleyeceğim. İşte, benim arabamı al.
O daha hızlı.”
Şimdi, o zaman beni göndererek doğru şeyi yapıp yapmadığını merak
ediyordu. Güvensizliğiyle beni incitip incitmediğini.
“Hayır.” diye fısıldadım koşarken. “İhtiyacım olan şey oydu. Eğer kalmamı
söyleseydin, güvenine kolaylıkla ihanet edebilirdim.”
“Acı çektiğin için üzgünüm Edward; ama Swan kızını hayatta tutabilmek için
yapman gerekeni yapmalısın. Tekrar gitmemiz gerekse bile.”
“Biliyorum, biliyorum.”
“Niye geri geldin? Burada olmandan mutlu olduğumu biliyorsun; ama eğer
çok zorsa…”
“Ödlek gibi hissetmeyi sevmiyorum.” diye itiraf ettim.
Yavaşladık – şimdi karanlığın içinde tempolu koşuyorduk.
“Onu tehlikeye atmaktan daha iyidir. Bir ya da iki sene sonra gitmiş olacak.”
“Haklısın, bunu biliyorum.” Aksine, kelimeleri beni sadece kalmaya daha
istekli hale getirdi. Kız bir ya da iki sene içinde gidecekti…
Carlisle koşmayı bıraktı ve ben de onunla birlikte durdum; ifademi incelemek
için döndü.
Ama kaçmayacaksın değil mi?
Başımı eğdim.
Gurur mu Edward? Bunda utanılacak hiçbir şey–
“Hayır, beni burada tutan gurur değil. Şimdi değil.”
Gidecek yerin olmaması mı?
Kısaca güldüm. “Hayır. Bu beni durdurmazdı, eğer kendimi
gönderebilseydim.”
“Seninle geliriz tabii ki, eğer ihtiyacın olan buysa. Sadece sorman gerekli. Sen
kalanı için şikayet etmeden taşındın. Sana bunu çok görmezler.”
Kaşımı kaldırdım.
Güldü. “Evet, Rosalie görebilir; ama sana borcu var. Zaten şimdi ayrılmamız
bir hayat sonlandıktan sonra gitmemizden daha iyi, hiç hasar vermeden.” Sona
doğru bütün mizah silinmişt.
Kelimelerinden irkildim.
“Evet.” diye katıldım. Sesim boğuk çıktı.
Ama gitmiyorsun?
İç çektim. “Gitmeliyim.”
“Seni burada tutan ne Edward? Anlayamıyorum…”
“Açıklayıp açıklayamayacağımı bilmiyorum.” Kendime bile. Hiçbir mana
çıkartamıyordum.
Uzun bir süre yüz ifademi ölçtü.
Hayır, anlayamıyorum; ama eğer istersen mahremiyetine saygı duyarım.
“Teşekkürler. Bu çok cömertçe, benim kimseye mahremiyet vermediğimi
düşünürsek.” Bir istisna dışında… ve onu bu özellikten mahrum bırakabilmek için
elimden geleni yapıyordum değil mi?
Hepimizin acayiplikleri var. Tekrar güldü. Başlayalım mı?
Küçük bir geyik sürüsünün kokusunu yakalamıştı. Çok fazla istek duymak
zordu, en iyi şartlar altında bile, ağız sulandırıcı bir aroma değildi. Şu anda, kızın
kanının anısı zihnimdeyken, koku aslında midemi bulandırıyordu.
İç çektim. “Başlayalım.” deyip kabul ettim, boğazımdan daha fazla kan
geçmesinin çok az yardım edeceğini bilmeme rağmen.
İkimiz de avlanmak üzere çömeldik ve çekici olmayan kokunun bizi sessizce
ileri götürmesine izin verdik.
Eve döndüğümüzde daha soğuktu. Eriyen kar donmuştu; sanki ince bir
tabaka cam her şeyi kaplamış gibiydi – her çam iğnesini, her eğreltiotu yaprağını, her
çimi buz tutmuştu.
Carlisle hastanedeki erken mesaisi için giyinmeye gittiğinde, nehrin kıyısında
kalıp güneşin doğmasını bekledim. Tükettiğim kan miktarı nedeniyle neredeyse
şişmiş hissediyordum; ama kızın yanına tekrar oturduğumda bunun çok az şey ifade
edeceğini biliyordum.
Üzerine oturduğum taş kadar soğuk ve hareketsiz halde buzlu kıyının
yanında akan karanlık suyu izledim.
Carlisle haklıydı. Forks’tan ayrılmalıydım. Yokluğumu açıklamak için bir
öykü yayabilirlerdi. Avrupa’da yatılı okul. Uzak akrabaları ziyaret. Ergen kaçak.
Hikayenin bir önemi yoktu. Kimse çok derin sorgulamazdı.
Sadece bir ya da iki yıl, ve sonra kız kaybolacaktı. Hayatına devam edecekti –
devam edeceği bir hayatı olacaktı. Bir yerlerde üniversiteye gidecek, yaşlanacak, bir
kariyere başlayacak, belki de biriyle evlenecekti. Bunu resmedebiliyordum – kızı,
beyazlar içinde, kolu babasınınkinde, ölçülü adımlarla yürürken görebiliyordum.
Garipti, bu görüntünün bana verdiği acı. Anlayamadım. Benim asla sahip
olamayacağım bir geleceği olduğu için onu kıskanıyor muydum? Bu mantıklı
gelmiyordu. Etrafımdaki insanların her birinin önünde aynı potansiyel vardı – bir
hayat – ve ben onlara imrenmeyi nadiren bırakıyordum.
Onu geleceğine bırakmalıydım, hayatını riske atmayı kesmeliydim. Doğru
olan buydu. Carlisle her zaman doğru yolu seçerdi. Şimdi onu dinlemeliydim.
Güneş bulutların arkasında doğdu ve zayıf ışık, donmuş bütün camı
parıldattı.
Bir gün daha, diye karar verdim. Onu bir kere daha görecektim. Bunun
üstesinden gelebilirdim. Belki kararlaştırılmış gidişimden bahseder, hikayeyi
yaratırdım.
Bu zor olacaktı; şimdiden bana kalmak için mazeretler düşündüren kuvvetli
isteksizliği hissedebiliyordum – mühleti uzatmak için, iki gün, üç, dört… ama doğru
olanı yapacaktım. Carlisle’ın öğüdüne güvenebileceğimi biliyordum, kendi başıma
doğru kararı verebilmek için fazla çekişme içinde olduğumu da.
Çok fazla çekişme içinde. Bu isteksizliğin ne kadarı saplantı haline gelmiş
merakımdan, ne kadarı tatmin olmamış susuzluğumdan geliyordu?
Okula gitmeden üzerimi değiştirmek için eve girdim.
Alice üçüncü katın kenarında, en üst basamakta oturmuş beni bekliyordu.
Yine gidiyorsun, diye suçladı.
İç çektim ve başımı salladım.
Bu sefer nereye gittiğini göremiyorum.
“Henüz nereye gideceğimi bilmiyorum.” dedim fısıldayarak.
Kalmanı istiyorum.
Kafamı iki yana salladım.
Belki Jazz ile ben seninle geliriz?
“Eğer onları gözetmek için burada olmazsam sana daha çok ihtiyaçları olacak.
Ayrıca Esme’yi düşün, ailesinin yarısını ondan bir hamlede alabilir misin?”
Onu çok üzeceksin.
“Biliyorum. İşte bu yüzden sizin kalmanız gerekli.”
Senin burada olmanla aynı değil, bunu biliyorsun.
“Evet; ama doğru olanı yapmak zorundayım.”
Pek çok doğru ve pek çok yanlış yol var gerçi, değil mi?
Kısa bir anlığına garip görüşlerinden birine sürüklenmişti; belirsiz görüntüler
gelip geçer ve dönerken onunla birlikte izledim. Kendimi anlam veremediğim garip
gölgelerin arasında gördüm – sisli, kesin olmayan şekiller. Sonra, aniden tenim
küçük, açık bir çayırlıkta, parlak gün ışığında parıldıyordu. Burası bildiğim bir
yerdi.Çayırlıkta benimle birlikte bir figür vardı; ama yine, belirsizdi, tanınacak kadar
orada değildi. Görüntüler, milyonlarca küçük seçim geleceği tekrar düzenlerken
titredi ve kayboldu.
“Pek bir şey yakalayamadım.” dedim Alice’e, görüşleri karardığında.
Ben de. Geleceğin o kadar çok değişiyor ki, hiçbirine yetişemiyorum; ama sanırım…
Durakladı ve benimle ilgili yakın zamanlı başka görüşlerini kafasından
geçirdi. Hepsi aynıydı – bulanık ve belirsiz.
“Sanırım bir şey değişiyor gerçi” dedi sesli olarak. “Hayatın bir dönüm
noktasında gibi görünüyor.”
Vahşice güldüm. “Karnavallardaki sahte çingeneler gibi konuştuğunun
farkındasın değil mi?”
Bana dil çıkardı.
“Bugün sorun yok ama, değil mi?” dedim, sesim aniden kaygılı hale gelmişti.
“Kimseyi öldürdüğünü görmüyorum.” diye temin etti beni.
“Teşekkürler Alice.”
“Git giyin. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim – sen hazır olduğun zaman
diğerlerine söylersin.”
Ayağa kalktı ve merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, omuzları biraz
kamburlaşmıştı. Seni özleyeceğim. Gerçekten.
Evet, ben de onu gerçekten özleyecektim.
Okula sessizlik içinde gittik. Jasper, Alice’in bir şeye üzüldüğünü
söyleyebilirdi; ama eğer konuşmak isteseydi çoktan anlatmış olacağını biliyordu.
Emmett ile Rosalie hiçbir şeyin farkında değillerdi, anlarından birini yaşıyor,
birbirlerinin gözlerine hayranlıkla bakıyorlardı – dışarıdan izlendiğinde oldukça
tiksinçti. Hepimiz birbirlerine nasıl çılgınca aşık olduklarının farkındaydık. Ya da
belki de sadece ben, yalnız olan tek kişi olduğum için durumu acı karşılıyordum.
Bazı günler, üç çift kusursuz eşleşmiş aşıkla yaşamak diğerlerinden daha zordu.
Bugün, onlardan biriydi.
Belki de, ben şimdiye kadar olmam gereken yaşlı adam gibi ters, sinirli ve
kavgacı halde ortalarda dolanmayınca daha mutlu olurlardı.
Tabii ki, okula ulaşır ulaşmaz yaptığım ilk şey kızı aramak oldu, sadece
kendimi tekrar hazırlamak.
Doğru.
Dünyamın aniden onun dışında bomboş gözükmesi utandırıcıydı – bütün
varlığımın merkezi artık kendim yerine o kızdı.
Bunu anlamak kolaydı gerçi, gerçekten; seksen yıl her gün ve gece aynı şeyleri
yaşadıktan sonra herhangi bir değişiklik soğurma noktası haline geliyordu.
Daha okula varmamıştı; ama uzaktaki kamyonetinin motorunun gök
gürültüsüne benzeyen sesini duyabiliyordum. Beklemek için arabaya yaslandım.
Diğerleri direkt sınıflarına giderken Alice benimle kaldı. Aşırı düşkünlüğümden
sıkılmışlardı – bir insanın, ne kadar nefis kokuyor olursa olsun, ilgimi bu kadar uzun
süre çekiyor olması onlara anlaşılmaz geliyordu.
Kız yavaşça görüşüme girdi, gözleri dikkatle yoldaydı, elleri direksiyonu
sımsıkı kavramıştı. Bir şeyden dolayı gergin görünüyordu. Bunun ne olduğunu
anlamam, her insanın ifadesinin benzer olduğunu fark etmem bir saniyemi aldı. Ah,
yol buz yüzünden kaygandı ve hepsi daha dikkatli sürmeye çalışıyordu. Riski
ciddiye aldığını görebiliyordum.
Bu, karakteriyle ilgili öğrendiklerimle uyuşuyordu. Küçük listeme ekledim:
Ciddi biriydi, sorumluluk sahibi biri.
Benden çok uzağa park etmedi; ama burada durup ona baktığımı henüz fark
etmemişti. Ettiğinde ne yapacağını merak ettim. Kızarıp uzaklaşır mıydı? Bu ilk
tahminimdi; ama belki bakmaya devam ederdi. Belki gelip benimle konuşurdu.
Derin bir nefes alarak umutla ciğerlerimi doldurdum, her ihtimale karşı.
Kamyonetinden dikkatle çıkıp, ağırlığını vermeden önce kaygan zemini
kontrol etti. Yukarı bakmadı. Bu beni rahatsız etti. Belki ben gidip onunla
konuşurdum…
Hayır, bu yanlış olurdu.
Okula doğru dönmek yerine adımlarına güvenemeyerek kamyonetinin yanına
yapışıp aracın arkasına yöneldi. Bu beni gülümsetti ve Alice’in gözlerini yüzümde
hissettim. Düşündüğü her neyse onu dinlemedim – kızın kar zincirlerini kontrol
edişini izlerken çok eğleniyordum. Ayağının yerde kayış şekline bakılırsa gerçekten
düşme tehlikesi var gibi görünüyordu. Başka kimse sorun yaşamıyordu – en kaygan
yere mi park etmişti?
Yüzünde garip bir ifadeyle orada durakladı. Bu… hassas mıydı? Sanki
tekerleklerle ilgili bir şey onu… duygulandırmış gibi?
Merak yine susuzluk gibi acıttı. Sanki onun ne düşündüğünü bilmek
zorundaymışım gibiydi – sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi.
Gidip onunla konuşacaktım. Zaten bir ele ihtiyacı varmış gibi görünüyordu,
en azından kaygan asfalttan kurtulana kadar. Tabii, ona bunu teklif edemezdim değil
mi? Kararsız kalarak durakladım. Kara karşı olan düşüncelerine bakılırsa, soğuk,
beyaz elimin dokunuşunu hoş karşılamazdı. Eldiven giymeliydim–
“HAYIR!” diye soludu Alice.
Anında, zayıf bir seçim yaptığımı ve beni affedilmez bir şey yaparken
gördüğünü tahmin ederek düşüncelerini taradım; ama bunun benimle hiçbir ilgisi
yoktu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:56 pm

Tyler Crowley, park yerine tedbirsiz bir hızla girmeyi seçmişti. Bu seçim onun
buz üzerinde savrulmasına yol açacaktı.
Görüş, gerçeklikten sadece yarım saniye önce gelmişti. Tyler’ın minibüsü
köşeyi dönerken ben hala Alice’in dudaklarından o dehşet dolu soluğu çıkaran
sonucu izliyordum.
Hayır, bu görüşün benimle hiç ilgisi yoktu; ama yine de beni tamamen
ilgilendiriyordu, çünkü Tyler’ın minibüsü – tekerlekler şu anda buza olabilecek en
kötü açıyla çarpıyordu – park yeri boyunca dönecek ve dünyamın davetsiz odak
noktası olan kıza çarpacaktı.
Alice’in gelecek görüşü olmadan bile, Tyler’ın kontrolünden çıkan aracın
yörüngesini görmek yeterince kolay olurdu.
Kamyonetinin en yanlış yerinde duran kız, kayan tekerleklerin sesinin
şaşkınlığıyla başını kaldırdı. Direkt olarak dehşet dolu gözlerime baktı ve sonra
yaklaşan ölümünü izlemek üzere döndü.
O olmaz! Kelimeler kafamın içine başkasına aitlermiş gibi çınladı.
Hala Alice’in düşüncelerine kilitli halde, geleceğin aniden değiştiğini gördüm;
ama sonucun ne olacağını görecek vaktim yoktu.
Kendimi kayan minibüs ile kızın arasına attım. O kadar hızlı hareket
ediyordum ki, odak noktam dışında her şey hızla geçen bir bulanıklıktan ibaretti.
Beni görmedi – hiçbir insan gözü uçuşumu takip edemezdi – hala vücudunu
kamyonetinin metal çerçevesine yapıştırıp ezecek kocaman şekli izliyordu.
Olmama ihtiyacı olacağı kadar yumuşak davranmak için çok fazla acele
içinde, onu belinden yakaladım. İnce şeklini yoldan çektiğim, saniyenin yüzde biri
sürede ve kollarımda onunla yere çarptığım anda, narin, kırılgan vücudunun canlı
şekilde farkındaydım.
Başının buza çarptığını duyduğumda, ben de buz kesmişim gibi hissettim.
Ama durumuna bakmak için tam bir saniyem olmadı. Arkamızda, minibüsün
kızın kamyonetinin demir gövdesinin etrafında bükülürken gıcırdadığını duydum.
Rotasını değiştiriyordu, kavis çizerek tekrar onun için geliyordu – sanki kız onu bize
doğru çeken bir mıknatısmış gibi.
Bayanların yanında asla söylemediğim bir kelime kenetlenmiş dişlerimin
arasından kaydı.
Şimdiden sınırı geçmiştim. Onu yoldan çekmek için havada neredeyse
uçarken, yapmakta olduğum hatanın tamamen farkındaydım. Beni durdurmayacak
bir hata olduğunu biliyordum; ama aldığım riskten – sadece kendim için değil, ailem
için de aldığım riskten – habersiz değildim.
Teşhir.
Ve bu kesinlikle yardımcı olmayacaktı; ama minibüsün, kızın hayatını almak
için yaptığı ikinci denemede başarılı olmasına izin vermemin imkanı yoktu.
Onu bıraktım ve aracı kıza dokunmadan yakaladım. Kuvveti beni kamyonetin
yanında park eden arabaya itti ve çerçevesinin omuzlarımın arkasında büküldüğünü
hissettim. Minibüs teslim olmayan ellerimin engeline karşı titredi ve iki tekerleğin
üzerinde dengesizce durdu.
Eğer ellerimi hareket ettirirsem, minibüsün arka tekerlekleri onun
bacaklarının üzerine düşecekti.
Ah, kutsal olan her şeyin aşkına, felaketler hiç bitmez miydi? Kötü gidebilecek
başka bir şey var mıydı? Burada minibüsü havada tutarak, oturup kurtarılmayı
bekleyemezdim. Aracı atamazdım da, söz konusu bir sürücü vardı, düşünceleri
panik yüzünden tutarsızdı.
İçimden inleyerek minibüsü ittim, bu sayede bir anlığına bizden uzağa doğru
sallandı. Tekrar bana doğru düşerken sağ elimle altından yakaladım ve sol kolumu
tekrar kızın beline dolayarak onu aracın altından çektim. Bacaklarının açıkta
kalmaması için onu çekerken vücudu gevşekçe hareket etti – bilinci yerinde miydi?
Hazırlıksız kurtarma girişimimde ona ne kadar zarar vermiştim?
Şimdi onu incitemeyeceği için minibüsü bıraktım. Asfalta çarptı, bütün camlar
titredi.
Bir krizin ortasında olduğumu biliyordum. Ne kadarını görmüştü? Kızın
yanında aniden belirdiğimi ve sonra onu ezmesini engellemeye çalışırken minibüsü
havada tuttuğumu gören olmuş muydu? En büyük endişem bu sorular olmalıydı.
Ama teşhir tehdidine gerektiği kadar ihtimam göstermek için fazla
endişeliydim. Kızı koruma çabam sırasında onu kendim incitmiş olabileceğim için
çok fazla panik içindeydim. Kendime nefes alma izni verirsem ne kokusu alacağımı
bilerek onu bu kadar yakınımda tuttuğum için çok korkuyordum. Benimkine
bastırdığım yumuşak vücudunun sıcaklığının çok farkındaydım – ceketlerimizin
çifte engeline rağmen, o sıcaklığı hissedebiliyordum…
İlki en büyük korkuydu. Görgü tanıklarının çığlıkları etrafımızı sardığında,
yüzünü incelemek, bilincinin yerinde olup olmadığına bakmak için – şiddetle hiçbir
yerinden kanamadığını umarak – ona doğru eğildim.
Gözleri açıktı, şok içinde bakıyorlardı.
“Bella?” diye sordum aceleyle. “İyi misin?”
“İyiyim.” Kelimeleri istemsizce, şaşkın bir sesle söyledi.
Rahatlık, o kadar harika ki neredeyse sızı, onun sesiyle beni sardı. Dişlerimin
arasından bir nefes aldım ve boğazımdaki yanmayı sorun etmedim. Neredeyse hoş
karşıladım.
Oturmak için çabaladı; ama ben onu bırakmak için hazır değildim. Bir
şekilde… daha güvenli hissettiriyordu? En azından daha iyi.
“Dikkatli ol.” diye uyardım. “Sanırım başını oldukça sert çarptın.”
Taze kan kokusu yoktu – bir lütuf – ama bu iç hasar olmayacağı anlamına
gelmiyordu. Aniden onu Carlisle’a ve tam bir radyoloji donanımına götürmek için
istekliydim.
“Ah.” dedi, sesi haklı olduğumu anlarken komik bir şekilde şaşkındı.
“Ben de öyle düşünmüştüm.” Rahatlık bunu bana göre komik hale getirmişti,
neredeyse başımı döndürmüştü.
“Nasıl…” Sesi kesildi, göz kapakları titredi. “Buraya nasıl o kadar çabuk
gelebildin?”
Ferahlık ekşidi, neşe silindi. Çok şey fark etmişti.
Kızın durumunun iyi olduğu anlaşılınca, ailem için olan endişem artmıştı.
“Yanında duruyordum Bella.” Deneyimlerimden biliyordum ki, eğer yalan
söylerken kendime çok güvenirsem, sorgulayan kişi gerçekten daha az emin olurdu.
Hareket etmek için tekrar çabaladı ve bu sefer izin verdim. Rolümü doğru
oynayabilmek için nefes almam gerekiyordu. Kokusuyla karışıp beni alt etmesini
engellemek için onun sıcakkanlı ısısından uzaklaşmalıydım. Harap olmuş araçların
arasındaki küçük yerde ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaştım.
Bana baktı ve ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmak sadece beceriksiz bir
yalancının düşeceği bir hataydı ve ben beceriksiz bir yalancı değildim. Yüz ifadem
düz, yumuşaktı… Bu kafasını karıştırmış gibiydi. İyi.
Kaza yeri şimdi, görünen ezilmiş cesetler olup olmadığını görmek için
çatlaklardan doğru bakıp iten, çoğunluğu çocuk insanlarla sarılmıştı. Bir bağırış
çağıltısı ile şoka girmiş bir düşünce seli vardı. Henüz şüphe olmadığından emin
olmak için düşünceleri taradım ve sonra bastırıp kıza odaklandım.
Karışıklıkta dikkati dağılmıştı. İfadesi hala sersemlemiş haldeyken etrafına
baktı ve ayağa kalkmaya çalıştı.
Olduğu gibi kalması için elimi yavaşça omzuna koydum.
“Şimdilik böyle kal.” İyi görünüyordu; ama gerçekten boynunu oynatmalı
mıydı? Yine Carlisle’ı diledim. Benim kuramsal tıp eğitimim, onun asırlar boyunca
uyguladığı tıp deneyimine kesinlikle eş değildi.
“Ama soğuk.” diye karşı çıktı.
İki kere neredeyse ezilerek ölüyordu, bir kere de sakatlanmanın eşiğinden
dönmüştü; ama onu endişelendiren şey soğuktu. Durumun komik olduğunu
hatırlamadan önce dişlerimin arasından güldüm.
Bella gözlerini kırpıştırdı ve sonra yüzüme odaklandı. “Oradaydın.”
Bu beni yine ciddileştirdi.
Minibüsün çökmüş yanından başka görülecek hiçbir şey olmadığı halde
güneye doğru baktı. “Arabanın yanındaydın.”
“Hayır değildim.”
“Seni gördüm.” diye ısrar etti. İnatçılaştığı zaman sesi çocuk gibi oluyordu.
“Bella, seninle duruyordum ve seni yoldan çektim.”
Benim versiyonumu – ortadaki tek mantıklı versiyonu – kabul etmesini
sağlamaya çalışarak büyük gözlerine derin derin baktım.
Çenesi kasıldı. “Hayır.”
Panik yapmamaya, sakin kalmaya çalıştım. Eğer kızı sadece bir süre sessiz
tutabilirsem, bana kanıtı yok etme şansı vermesi için… ve hikayesini başından
yaralanmasını göstererek sarsabilmek için.
Bu suskun, sırlarla dolu kızı sessiz tutmak kolay olmamalı mıydı? Keşke bana
güvenseydi, sadece bir süre…
“Lütfen Bella.” dedim ve sesim çok içtendi, çünkü aniden onun bana
güvenmesini istemiştim. Çok istemiştim ve sadece bu kazanın hesapları için değildi.
Aptal bir arzu. Bana güvenmek ona nasıl mantıklı gelebilirdi?
“Niye?” dedi hala savunmacı halde.
“Bana güven.” diye rica ettim.
“Daha sonra bana her şeyi açıklayacağına söz verir misin?”
Bir şekilde güvenini hak etmeyi bu kadar çok isterken ona tekrar yalan
söylemek zorunda kalmak beni sinirlendirdi. O yüzden, ona sert bir şekilde cevap
verdim.
“İyi.”
“İyi.” dedi o da, aynı tonu yansıtarak.
Etrafımızda kurtarma çalışmaları başlarken – yetişkinler gelir, yetkililer aranır,
uzaktan siren sesleri gelirken – kızı görmezden gelip önceliklerimi doğru sıraya
sokmaya çalıştım. Park yerindeki bütün düşünceleri taradım, hem görgü tanıklarının
hem de sonradan gelenlerin; ama tehlikeli hiçbir şey bulamadım. Çoğu beni burada
Bella’nın yanında gördüklerine şaşırmışlardı; ama hepsi – başka bir olası sonuç
olmadığı için – kazadan önce beni kızın yanında dururken fark etmediklerini
düşünmüşlerdi.
Basit açıklamamı kabul etmeyen tek kişi oydu; ama o da en az güvenilecek
görgü tanığı olarak düşünülürdü. Korkmuştu, sarsıntı geçirmişti, kafasına aldığı
darbeden bahsetmeye gerek bile yoktu. Muhtemelen şoktaydı. Hikayesinin karışık
olması kabul edilebilirdi, değil mi? O kadar izleyicinin düşündükleri üzerine kimse
buna pek itimat göstermezdi.
Olay yerine yeni varan Rosalie, Jasper ve Emmett’ın düşüncelerini
yakaladığımda ürktüm. Bu gece bunu ödemek cehennem olacaktı.
Omuzlarımın bronz arabada çıkardığı izi ortadan kaldırmak istiyordum; ama
kız çok yakındaydı. Dikkati dağılana kadar beklemek zorundaydım.
İnsanlar minibüsle boğuşup üzerimizden kaldırmaya çalışırken – üzerimde
bir çok çift gözle – beklemek sinir bozucuydu. İşlemi hızlandırmak için onlara
yardım ederdim; ama kız ve keskin gözleriyle başım yeterince belaya girmişti.
Sonunda, aracı sağlık görevlilerinin sedyelerle bize ulaşmasına yetecek kadar uzağa
çekebildiler.
Tanıdık bir ses beni fark etti.
“Hey, Edward.” dedi Brett Warner. Aynı zamanda bir hastabakıcıydı ve onu
hastaneden tanıyordum. Bize ulaşan ilk kişinin o olması çok büyük bir şanstı –
bugünkü tek şans. Düşüncelerinde sakin ve uyanık olduğuma dikkat ediyordu. “İyi
misin çocuk?”
“Mükemmel Brett. Bana hiçbir şey dokunmadı; ama Bella sarsıntı geçirmiş
olabilir. Onu yoldan çektiğimde başını yere çarptı…”
Brett, bana ihanete uğramış sert bir bakış atan kıza döndü. Ah, doğru. Sessiz
bir mağdurdu – sükut içinde acı çekmeyi tercih ederdi.
Benim hikayemi anında yalanlamadı ama, ve bu biraz rahatlamamı sağladı.
Sonraki sağlık görevlisi muayene edilmeme izin vermem için ısrar etti; ama
onu vazgeçirmek zor olmadı. Babamın bana bakacağına söz verdim ve o da ısrarı
bıraktı. Pek çok insanda, sakin bir kendine güvenle konuşmak ihtiyacım olan tek
şeydi. Pek çok insanda, sadece kızda işe yaramıyordu tabii ki. O herhangi bir normal
kalıba uyuyor muydu?
Boyunluk taktıklarında – ve yüzü utançla kızardığında – bu dikkat
dağınıklığını ayağımın arkasıyla bronz arabadaki şekli tekrar düzenlemek için
kullandım. Sadece kardeşlerim ne yaptığımı fark ettiler ve Emmett’in içinden, bir şey
kaçırırsam düzelteceğine söz verişini duydum.
Yardımına şükranla dolu olarak – ve en azından Emmett’in çoktan bu tehlikeli
seçimimi affettiğine daha da minnettar kalarak – ambulansta Brett’in yanına
oturduğumda daha rahattım.
Polis şefi, Bella ambulansın arkasına yerleştirilmeden olay yerine vardı.
Bella’nın babasının düşünceleri kelimeleri geçmiş olsa da, panik ve endişe
adamın zihninden etraftaki diğer bütün düşünceleri bastırarak yayılıyordu. Tek
kızını sedyede gördüğünde sözsüz kaygı ve suçluluk kabararak onu sardı.
Onu sardı ve bana doğru geldi, gittikçe güçlenerek. Alice Charlie Swan’ın
kızını öldürmenin onu da öldürmek olacağını söylediğinde abartmıyordu.
Paniklemiş sesini dinlediğimde başım suçlulukla aşağı eğildi.
“Bella!” diye bağırdı.
“Ben iyiyim Char – baba.” İç çekti. “Hiçbir sorunum yok.”
Güvencesi babasının dehşetini tamamen silemedi. En yakın sağlık görevlisine
döndü ve daha çok bilgi istedi.
Onu konuşurken, paniğine rağmen tamamen tutarlı cümleler kurarken
duyduğumda, endişesinin sözsüz olmadığını anladım. Sadece… tam olarak kelimeleri
duyamıyordum.
Hmm. Charlie Swan kızı kadar sessiz değildi; ama Bella’nın bunu nereden
aldığını görebiliyordum. İlginç.
Kasabanın polis şefinin çevresinde hiçbir zaman çok fazla vakit
geçirmemiştim. Onu her zaman yavaş düşünen bir adam olarak almıştım – şimdi ise
yavaş olanın ben olduğumu anlamıştım. Düşünceleri kısmen gizliydi, yok değildi.
Sadece anlamlarını, tonlarını ayırt edebiliyordum…
Daha dikkatli dinlemek, bu daha az yeni karmaşık bulmacada kızın sırlarının
anahtarını bulup bulamayacağımı görmek istedim; ama o sırada Bella arkaya
yerleştirilmişti ve ambulans yola çıkmıştı.
Saplantı haline getirdiğim bu gizemi aydınlatabilecek bu çözümden kendimi
ayırmak zor oldu; fakat şimdi düşünmeliydim – bugün olanlara her açıdan
bakmalıydım. Anında gitmemizi gerektirecek kadar tehlike olup olmadığından emin
olmak için dinlemek zorundaydım. Odaklanmak zorundaydım.
Sağlık görevlisinin düşüncelerinde beni endişelendirecek hiçbir şey yoktu.
Söyleyebilecekleri kadarıyla kızın ciddi bir problemi yoktu. Bella da şimdiye kadar
benim anlattığım hikayeye uymuştu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:56 pm

Hastaneye ulaştığımızda ilk öncelik Carlisle’ı görmekti. Aceleyle otomatik
kapılara gittim; ama Bella’yı izlemeyi tamamen bırakamadım; bir yandan
görevlilerin düşüncelerini dinledim.
Babamın tanıdık zihnini bulmak kolaydı. Küçük ofisinde, tamamen yalnızdı –
bu şanssız günde, ikinci şans.
“Carlisle.”
Gelişimi duymuştu ve yüzümü gördüğü anda paniğe kapılmıştı. Ayağının
üzerine zıpladı, yüzü kemik kadar beyazlaştı. Temiz şekilde düzenlenmiş ceviz ağacı
masasından doğru eğildi.
Edward – yapmadın –
“Hayır, hayır, sorun o değil.”
Derin bir nefes aldı. Tabii ki hayır. Düşündüğüm için özür dilerim. Gözlerin, tabii ki,
bilmeliydim… Rahatlayarak hala altın rengi olan gözlerime baktı.
“Ama yaralandı Carlisle, muhtemelen ciddi değil; fakat–“
“Ne oldu?”
“Aptal bir araba kazası. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi; ama orada
duramazdım – ona çarpmasına izin veremezdim–”
Baştan başla, anlamadım. Sen nasıl karıştın?
“Bir minibüs buzda savruldu.” diye fısıldadım. Konuşurken arkasındaki
duvara baktım. Çerçevelenmiş diploma kalabalığı yerine, sadece basit bir yağlı boya
tablosu vardı – en sevdiği, keşfedilmemiş bir Hassam. “Yoldaydı. Alice olacakları
gördü; ama gerçekten koşup onu yoldan çekmekten başka bir şey yapmaya vakit
yoktu. Kimse fark etmedi… onun dışında. Minibüsü durdurmak zorunda da kaldım;
ama yine kimse görmedi… ondan başka. Ben… ben özür dilerim Carlisle. Bizi
tehlikeye atmak istememiştim.”
Masayı dolaştı ve elini omzuma koydu.
Doğru olanı yaptın ve bu senin için kolay olmuş olamaz. Seninle gurur duyuyorum
Edward.
O zaman gözlerine baktım. “Benimle ilgili… bir sorun olduğunu biliyor.”
“Önemli değil. Eğer gitmek zorunda kalırsak, gideriz. Ne söyledi?”
Biraz rahatsız olarak kafamı salladım. “Henüz hiçbir şey.”
Henüz?
“Benim versiyonuma katıldı – ama bir açıklama bekliyor.”
Düşünerek kaşlarını çattı.
“Kafasını çarptı – pekala bunu ben yaptım.” diye devam ettim hızlıca. “Onu
yere oldukça sert vurdum. İyi görünüyor; ama… dosyasını değiştirmek çok zor
olmaz sanırım.”
Sadece söylerken bile kendimi ahlaksız biri gibi hissettim.
Carlisle sesimdeki tiksinmeyi duydu. Belki bu gerekli olmaz. Ne olacağını görelim
olur mu? Görünüşe göre kontrol etmem gereken bir hastam var.
“Lütfen.” dedim. “Onu incittiğim için çok endişeliyim.”
Carlisle’ın ifadesi aydınlandı. Altın rengi gözlerinden sadece birkaç ton açık
sarı saçlarını düzeltti ve güldü.
Senin için ilginç bir gündü değil mi? Zihninde, ironiyi görebiliyordum ve bu
komikti, en azından ona göre. Rollerin tersine dönüşü. Buz tutmuş park yerinde
koştuğum o kısa saniyede bir yerlerde, katilden koruyucuya dönüşmüştüm.
Bella’nın benden başka hiçbir şeyden daha fazla korunmaya ihtiyacı
olmayacağından ne kadar emin olduğumu hatırlayarak onunla birlikte güldüm.
Gülüşümde bir keskinlik vardı, çünkü bu hala tamamen doğruydu.
Bir hastane doluşu düşünceleri dinlerken Carlisle’ın ofisinde tek başıma
bekledim – yaşadığım en uzun saatlerden biriydi.
Minibüsün sürücüsü Tyler Crowley, Bella’dan daha kötü yaralanmış gibi
görünüyordu ve Bella röntgeninin çekilmesi için beklerken dikkatler ona yöneldi.
Carlisle görevlinin kızın hafif yaralandığına dair tanısına güvenerek arka planda
kaldı. Bu beni endişelendirdi; ama doğru yaptığını biliyordum. Yüzüne bir bakışla
kız anında beni, ailemle ilgili yanlış bir şeyler olduğunu hatırlardı ve bu onu
konuşturabilirdi.
Konuşmak için kesinlikle yeterince istekli bir partneri vardı. Tyler, onu
neredeyse öldürdüğü için büyük suçluluk içindeydi ve bu konuda susacakmış gibi
görünmüyordu. Onun gözlerinden Bella’nın yüz ifadesini görebiliyordum ve
durmasını dilediği açıktı. Bunu nasıl göremiyordu?
Tyler ona yoldan nasıl çekildiğini sorduğunda gergin bir an yaşadım.
Durakladığında nefes almadan bekledim.
“Iı…” dediğini duydum. Sonra o kadar uzun süre durakladı ki Tyler
sorusunun kafasını karıştırıp karıştırmadığını merak etti. Sonunda devam etti.
“Edward beni yoldan çekti.”
Tuttuğum nefesimi verdim ve sonra soluk alıp verişim hızlandı. Daha önce
ismimi söylediğini hiç duymamıştım. Kulağa geliş şeklinden hoşlandım – sadece
Tyler’ın düşüncelerinden duyduğumda bile. Kendim dinlemek istedim…
“Edward Cullen.” dedi, Tyler kimi kastettiğini anlamadığında. Kendimi kapıda,
elim tokmakta buldum. Onu görme arzusu gittikçe güçleniyordu. Dikkat etmem
gerektiğini kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
“Yanımda duruyordu.”
“Cullen?” Hah. Garip. “Onu görmedim.” Yemin edebilirdim… “Vay, her şey çok
hızlı oldu sanırım. O iyi mi?”
“Öyle sanıyorum. Buralarda bir yerlerde; ama onu sedyeye yerleştiremediler.”
Yüzündeki düşünceli ifadeyi, gözlerinin şüpheyle kısılışını gördüm; ama
ifadesindeki bu küçük değişiklikleri Tyler fark etmedi.
Güzel biri, diye düşünüyordu neredeyse şaşkınlıkla. Bu haliyle bile. Alışılmış
tipim değil, yine de… Onu dışarı çıkarmalıyım… Bugünü telafi etmek için…
Sonra koridordaydım, ne yaptığımı bir saniye bile düşünmeden acil servis
odasına giden yolu yarılamıştım. Şansıma, ben giremeden odaya hemşire girdi –
röntgen için sıra Bella’daydı. Duvarın karanlık bir köşesine yaslandım ve o
götürülürken sakinleşmeye çalıştım.
Tyler’ın onun güzel olduğunu düşünmesi önemli değildi. Bunu herkes fark
ederdi. Böyle hissetmem için hiçbir sebep yoktu… nasıl hissetmiştim? Rahatsız? Yoksa
öfkeli gerçeğe daha mı yakındı? Bu hiçbir şekilde mantıklı gelmiyordu.
Olduğum yerde kalabildiğim kadar kaldım; ama sabırsızlık beni yendi ve
radyoloji odasına doğru gittim. Acil servise çoktan geri götürülmüştü; ama
hemşirenin arkası dönükken röntgen filmlerine bakma şansım oldu.
Rahatladım. Başı iyiydi. Onu incitmemiştim, gerçekten değil.
Carlisle beni orada yakaladı.
Daha iyi görünüyorsun.
Sadece önüme baktım. Yalnız değildik, koridor doluydu.
Ah, evet. Filmleri ışık tahtasına astı; ama ikinci kere bakmaya gerek
duymadım. Görüyorum. Tamamen iyi. Aferin Edward.
Babamın tasvip edici sesi bende karışık bir tepki yarattı. Hoşnut kalırdım, eğer
şimdi yapacağım şeyi onaylamayacağını bilmiyor olsaydım. En azından, beni
harekete geçiren gerçek etkenleri bilseydi onaylamazdı…
“Sanırım gidip onunla konuşacağım – seni görmeden önce.” diye
mırıldandım. “Doğal davranacağım, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Yumuşatacağım.”
Bütün kabul edilebilir sebepler.
Carlisle hala filmlere bakarken dalgınlıkla başını salladı. “İyi fikir. Hmm.”
İlgisini neyin çektiğini görmek için baktım.
Bütün bu iyileşmiş yaralara bak! Annesi onu kaç kere düşürmüş? Carlisle kendi
kendine güldü.
“Kızın gerçekten kötü şansı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Hep yanlış
zamanda, yanlış yerde.”
Forks senin burada olmanla onun için kesinlikle yanlış yer.
İrkildim.
Haydi git. Onu yumuşat. Sana katılacağım.
Suçlu hissederek hızla uzaklaştım. Muhtemelen çok iyi bir yalancıydım, eğer
Carlisle’ı kandırabildiysem.
Acil servise gittiğimde, Tyler mırıldanıyor, hala özür diliyordu. Kız onun
pişmanlığından, uyuyor numarası yaparak kaçmaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı;
ama soluk alıp verişi düzenli değildi ve şimdi parmaklarını sabırsızlıkla büküyordu.
Yüzüne uzun bir süre baktım. Bu onu son görüşümdü. Bu gerçek göğsümde
keskin bir acıyı tetikledi. Bir gizemi çözülmeden bırakmaktan nefret ettiğim için
miydi? Yeterli bir açıklama gibi görünmüyordu.
Sonunda derin bir nefes aldım ve görüşe girdim.
Tyler beni gördüğünde konuşmaya başladı; ama parmağımı dudaklarıma
koydum.
“Uyuyor mu?” diye mırıldandım.
Bella’nın gözleri açıldı ve yüzüme odaklandı. Bir anlığına büyüdüler ve sonra
öfke ya da şüpheyle kısıldılar. Oynamam gereken bir rol olduğunu hatırladım, o
yüzden bu sabah anormal hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim – başına aldığı bir
darbe ve hayal gücünün biraz kontrolden çıkması dışında.
“Selam Edward.” dedi Tyler. “Gerçekten çok özür di–”
Özrünü kesmek için bir elimi kaldırdım. “Kan yok, yara yok.” dedim alayla.
Düşünmeden, gizli şakama çok genişçe güldüm.
Benden az ileride taze kanla kaplı halde yatan Tyler’ı görmezden gelmek
inanılmaz derecede kolaydı. Hiçbir zaman Carlisle’ın bunu nasıl yapabildiğini
anlayamamıştım – onları tedavi etmek için hastalarının kanını görmezden gelişini.
Sürekli ayartı çok dikkat dağıtıcı, çok tehlikeli olmaz mıydı…? Ama şimdi… nasıl
olduğunu anlayabiliyordum, eğer başka bir şeye yeterince çok odaklanılırsa, bu ayartı
hiçbir şeydi.
Taze ve açığa çıkmış bile olsa, Tyler’ın kanı Bella’nınkinin yanında hiçbir
şeydi.
Onunla mesafemi koruyarak Tyler’ın yatağının ucuna oturdum.
“Ee, karar ne?” diye sordum.
Alt dudağı biraz açıldı. “Hiçbir sorunum yok; ama gitmeme izin vermiyorlar.
Nasıl oldu da sen kalanımız gibi zorla bir sedyeye yüklenmedin?”
Sabırsızlığı beni tekrar gülümsetti.
Şimdi Carlisle’ı koridorda duyabiliyordum.
“Tamamen kimi tanıdığınla ilgili.” dedim kayıtsızca. “Ama merak etme, seni
çıkarmaya geldim.”
Babam odaya girdiğinde tepkisini dikkatle izledim. Gözleri büyüdü ve ağzı
şaşkınlıkla açıldı. İçimden inledim. Evet, kesinlikle benzerliği fark etmişti.
“Evet Bayan Swan, nasıl hissediyorsunuz?” diye sordu Carlisle. Hastaların
çoğunluğunu saniyeler içinde mükemmel şekilde rahatlatan davranışlara sahipti.
Bunun Bella’yı nasıl etkilediğini söyleyemedim.
“İyiyim.” dedi sessizce.
Carlisle röntgen filmlerini yatağın yanındaki ışık tahtasına taktı. “Filmlerin iyi
görünüyor. Başın acıyor mu? Edward oldukça sert çarptığını söyledi.”
İç çekti ve tekrar “İyiyim.” dedi; ama bu sefer sabırsızlığı sesine sızmıştı.
Sonra bana öfkeyle baktı.
Carlisle ona doğru bir adım attı ve parmaklarını şişkinliği bulana kadar kafa
derisinde gezdirdi.
Bana çarpan duygu dalgasına hazırlıksız yakalandım.
Carlisle’ın insanlarla çalışmasını binlerce kez izlemiştim. Yıllar önce, ona gayrı
resmi olarak asistanlık bile yapmıştım – ama sadece kanın karışmadığı durumlarda.
O yüzden onun kıza sanki kendisi de onun kadar insanmış gibi davranması benim
için yeni bir şey değildi. Ona pek çok kez imrenmiştim; ama bu aynı duygu değildi.
Kontrolünden çok ona imrenmiştim. Carlisle ile aramdaki farklılık acıttı – ona böyle
nazikçe, zarar vermeyeceğini bilerek korkusuzca dokunabilmesi…
Yüzünü buruşturdu ve yerimde birden irkildim. Rahat pozumu koruyabilmek
için bir süre odaklanmam gerekti.
“Acıyor mu?”
Çenesi kasıldı. “Pek değil.” dedi.
Karakterinin başka bir küçük parçası daha yerine oturdu: cesurdu. Zayıflık
göstermekten hoşlanmıyordu.
Muhtemelen gördüğüm en savunmasız yaratıktı ve zayıf görünmek
istemiyordu. Dudaklarımdan bir gülüş çıktı.
Bana başka bir öfkeli bakış attı.
“Pekala.” dedi Carlisle. “Baban bekleme odasında – şimdi onunla eve
gidebilirsin; ama başın dönerse ya da görüş problemi yaşarsan tekrar gel.”
Babası burada mıydı? Kalabalık bekleme odasındaki düşünceleri taradım; ama
Bella yüzü endişeli, tekrar konuşmaya başlamadan önce onun hemen duyulmayan iç
sesini grupta bulamadım.
“Okula geri dönemez miyim?”
“Belki de bugün ağırdan almalısın.” diye önerdi Carlisle.
Gözleri bana kaydı. “O okula gidecek mi?”
Normal davran, yumuşat… gözlerime baktığında nasıl hissettirdiğine
aldırma…
“Birilerinin iyi haberleri yayması gerekli.” dedim.
“Aslında,” diye düzeltti Carlisle, “okulun çoğunluğu bekleme odasında gibi
görünüyor.”
Bu sefer tepkisini tahmin ettim – ilgiden hoşlanmayacağını. Beni hayal
kırıklığına uğratmadı.
“Ah, hayır.” diye inledi ve yüzünü elleriyle kapattı.
Sonunda doğru tahmin etmekten hoşlandım. Onu anlamaya başlıyordum…
“Kalmak mı istersin?” dedi Carlisle.
“Hayır, hayır!” dedi hızlıca, bacaklarını yatakta döndürüp ayakları yere
değene kadar kayarak. Dengesini kaybedip öne, Carlisle’ın kollarına doğru
sendeledi. Carlisle onu yakaladı ve dengesini sağlamasına yardım etti.
Yine, imrenme duygusu beni sardı.
“İyiyim.” dedi, kızararak, o yorum yapamadan önce.
Tabii ki bu Carlisle’ı rahatsız etmezdi. Dengede olduğundan emin olduktan
sonra kollarını indirdi.
“Ağrı için biraz Tylenol al.” dedi.
“O kadar acımıyor.”
Carlisle çizelgesini imzalarken gülümsedi. “Çok şanslıymışsın gibi
görünüyor.”
Bana sertçe bakmak için başını hafifçe döndürdü. “Edward’ın yanımda
duruyor olması büyük şanstı.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:57 pm

“Ah, tabii, evet.” diye katıldı Carlisle çabucak, sesinde benim duyduğumu
duyarak. Şüphelerini hayal gücüne yormamıştı. Henüz değil.
Tamamen senin, diye düşündü Carlisle. En iyi olduğunu düşündüğün şekilde
hallet.
“Çok teşekkürler.” diye fısıldadım hızlıca ve sessizce. İki insan da duymadı.
Carlisle’ın dudakları Tyler’a dönerken alayım üzerine hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
“Korkarım sen bizimle biraz daha uzun süre kalmak zorundasın.” dedi kırılmış ön
cam çiziklerini incelerken.
Pekala, bütün bunlara ben sebep olmuştum, o yüzden ben çözecektim.
Bella kasıtlı olarak bana doğru yürüdü, rahatsız edici derecede yakına gelene
kadar durmadı. Bütün o kargaşadan önce, bana yaklaşmasını ne kadar çok
umduğumu hatırladım… Bu sanki o dileğe bir alay gibiydi.
“Seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi tıslarcasına.
Sıcak soluğu yüzüme dokundu ve sendeleyerek bir adım geri gitmek zorunda
kaldım. Çekiciliği biraz bile azalmamıştı. Yakınımda olduğu her an, en kötü, en
ısrarcı içgüdülerimi tetikliyordu. Zehir ağzımı doldurdu ve vücudum uzanmayı
arzuladı – onu kollarıma alıp dişlerimi boğazına geçirmek için…
Aklım vücudumdan daha güçlüydü; ama sadece biraz.
“Baban seni bekliyor.” diye hatırlattım ona, çenem kenetli halde.
Carlisle ve Tyler’a baktı. Tyler bize hiç dikkat etmiyordu; ama Carlisle her
nefesimi izliyordu.
Dikkatle, Edward.
“Bir sakıncası yoksa seninle yalnız konuşmak istiyorum.” diye ısrar etti alçak
bir sesle.
Ona çok sakıncası olacağını söylemek istedim; ama bunu önünde sonunda
yapmam gerekeceğini biliyordum. Atlatmak en iyisiydi.
Odadan çıkar, arkamda bana yetişmeye çalışıp sendeleyen ayak seslerini
dinlerken çok fazla çelişen duyguyla doluydum.
Şimdi oynamam gereken bir gösteri vardı. Rolümü biliyordum – kötü karakter
ben olacaktım. Yalan söyleyecektim, alay edecektim ve zalim olacaktım.
Bu tüm iyi hislerime karşıydı – bütün bu yıllar boyunca sarıldığım insan
hislerine. Hiçbir zaman bu andan, bütün ihtimali yok etmek zorundayken, daha fazla
güven hak etmek istememiştim.
Benimle ilgili son anısı olacağını bilmek durumu daha kötü hale getiriyordu.
Bu, benim veda sahnemdi.
Ona döndüm.
“Ne istiyorsun?” diye sordum soğukça.
Düşmanlığımdan hafifçe geri çekildi. Gözleri sersemledi, yüzünde aklımdan
çıkmayan o ifade belirdi…
“Bana bir açıklama borçlusun.” dedi alçak sesle; fildişi rengi teni soluklaştı.
Sesimi kaba tutmak çok zordu. “Hayatını kurtardım – sana hiçbir şey borçlu
değilim.”
Ürktü – sözlerimin onu incittiğini izlemek asit gibi yaktı.
“Söz verdin.” diye fısıldadı.
“Bella, başını çarptın, ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsun.”
Çenesini kaldırdı. “Başımda hiçbir sorun yok.”
Şimdi sinirliydi, bu durumu benim için kolaylaştırdı. Öfkeli bakışıyla
buluştum, yüzümü daha da düşmanca hale getirdim.
“Benden ne istiyorsun Bella?”
“Gerçeği öğrenmek istiyorum. Senin için niye yalan söylediğimi bilmek
istiyorum.”
İstediği şey tamamen adildi – inkar etmek zorunda olmak beni sinirlendirdi.
“Sen ne olduğunu sanıyorsun?” Ona neredeyse homurdandım.
Kelimeler hızla çıktı. “Bütün bildiğim benim yakınlarımda bir yerlerde
olmadığın – Tyler da seni görmemiş, o yüzden bana başımı çok sert çarptığımı
söyleme. O minibüs ikimizi de ezecekti – ama ezmedi ve ellerin yanında ezikler
bıraktı – ve diğer arabada da göçük bıraktın; ama hiçbir şekilde incinmedin – ayrıca
minibüs bacaklarımı ezecekti; ama sen onu kaldırdın…” Aniden dişlerini birbirine
kenetledi, gözleri dökülmemiş yaşlarla parlıyordu.
Yüz ifadem alaycı şekilde ona baktım; ama asıl hissettiğim korkuydu; her şeyi
görmüştü.
“Senin üzerinden bir minibüs kaldırdığımı mı düşünüyorsun?” diye sordum
alayla.
Başını bir kez sallayarak cevap verdi.
Sesim daha da eğlenir hale geldi. “Buna kimse inanmaz biliyorsun.”
Öfkesini kontrol edebilmek için çabaladı. Cevap verdiğinde, her kelimeyi
yavaşça ve vurgulayarak söyledi. “Kimseye söylemeyeceğim.”
Bunu kastetmişti – gözlerinde görebiliyordum. Öfkeli ve ihanete uğramış olsa
da, sırrımı tutacaktı.
Niye?
Şok dikkatle tasarlanmış ifademi yarım saniyeliğine mahvetti, sonra kendimi
tekrar toparladım.
“O zaman ne önemi var?” diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak.
“Benim için önemli.” dedi sertçe. “Yalan söylemekten hoşlanmam – o yüzden
bunu yapmam için iyi bir neden olması gerekli.”
Ona güvenmemi istiyordu. Tıpkı benim onun bana güvenmesini istediğim
gibi; ama bu aşamayacağım bir çizgiydi.
Sesim duygusuz kaldı. “Sadece teşekkür edip burada bırakamaz mısın?”
“Teşekkürler.” dedi ve sonra sessizce burnundan soluyup bekledi.
“Peşini bırakmayacaksın değil mi?”
“Hayır.”
“O zaman…” İstesem de ona gerçeği söyleyemezdim… ve istemiyordum. Ne
olduğumu bilmesi yerine kendi hikayesini yaratmasını tercih ederdim, çünkü hiçbir
şey gerçekten daha kötü olmazdı – ben direkt olarak bir korku romanının
sayfalarından çıkmış, yaşayan bir kabustum. “Umarım hayal kırıklığına uğramaktan
keyif alıyorsundur.”
Birbirimize sinirle baktık. Öfkesinin bu kadar sevimli olması garipti. Tıpkı
sinirli bir kedi yavrusu gibi, yumuşak ve zararsız, ve kendi savunmasızlığından
habersiz.
Kızardı ve tekrar dişlerini gıcırdattı. “Niye zahmet ettin ki?”
Sorusu beklediğim ya da cevaplamaya hazır olduğum soru değildi.
Oynadığım rolde hakimiyetimi kaybettim. Maskenin yüzümden kaydığını hissettim
ve ona – bu sefer – doğruyu söyledim.
“Bilmiyorum.”
Yüzünü son bir kez belledim – hala öfkeliydi, kan yanaklarından çekilmemişti
– ve dönüp ondan uzaklaştım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 3:59 pm

4. Gelecek Görüşleri


Okula geri döndüm. Yapılması doğru olan şey buydu, en az göze çarpacak davranış.
Günün sonuna doğru, neredeyse diğer bütün öğrenciler de sınıflarına
dönmüşlerdi. Sadece Tyler, Bella ve – muhtemelen kazayı okulu asmak için bir
bahane olarak kullanan – birkaç kişi daha yoktu.
Doğru olanı yapmak benim için bu kadar zor olmamalıydı; ama bütün
öğleden sonra boyunca – gidip tekrar kızı bulmak için – okulu asma dürtüsüne karşı
dişlerimi gıcırdatmıştım.
Bir takipçi gibi. Saplantılı bir takipçi gibi. Saplantılı, vampir bir takipçi gibi.
Bugün okul – bir şekilde, inanılmaz halde – geçen haftakinden daha da sıkıcı
geliyordu. Koma gibi. Sanki tuğlalardan, ağaçlardan, gökyüzünden, etrafımdaki
yüzlerden renk çekilmiş gibiydi… Duvarlardaki çatlakları izledim.
Yapmam gereken başka bir doğru şey daha vardı… yapmadığım. Tabii ki,
aynı zamanda yanlış bir şeydi. Tamamen hangi bakış açısından bakıldığına bağlıydı.
Bir Cullen’ın – sadece bir vampir değil, bir Cullen’ın, bizim dünyamızda çok
ender bir durum olarak bir aileye ait olan birinin – perspektifinden doğru olan
bunun gibi bir şey yapmaktı:
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Evet Bay Banner; ama ben şanslı olandım.” Arkadaşça bir gülümseme. “Hiçbir zarar
görmedim… Keşke aynısını Tyler ve Bella için de söyleyebilsem.”
“Durumları nasıl?”
“Sanırım Tyler iyi… sadece araba camları yüzünden olan önemsiz çizikler. Bella’dan
emin değilim ama.” Endişeli bir bakış. “Sarsıntı geçirmiş olabilir. Bir süre oldukça tutarsız
olduğunu duydum – hatta bazı şeyler gördüğünü. Doktorların endişelendiğini biliyorum…”
Olması gereken buydu. Aileme borçlu olduğum buydu.
“Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
duymuştum.”
“Yaralanmadım.” Gülümseme yok.
Bay Banner rahatsız olarak ağırlığını diğer ayağına verdi.
“Tyler Crowley ve Bella Swan’ın nasıl olduğunu biliyor musun? Yaraları
olduğunu duydum…”
Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
Bay Banner boğazını temizledi. “Ee, doğru…” dedi, soğuk bakışım sesinin
kulağa zoraki gelmesine neden oldu.
Hızla sınıfın önüne yürüdü ve derse başladı.
Bu yapılması yanlış olan şeydi. Eğer buna daha anlaşılmaz bir bakış açısından
bakılmazsa.
Sadece kıza arkasından iftira atmak çok… çok adice gelmişti, özellikle o bana
hayal edebileceğimden daha güvenilir biri olduğunu kanıtlarken. İyi bir sebebi
olmasına rağmen bana ihanet edecek hiçbir şey söylememişti. O sırrımı korumaktan
başka hiçbir şey yapmamışken ben ona ihanet edebilir miydim?
Neredeyse aynı diyalogu Bayan Goff’la da yaşadım – sadece İngilizce yerine
İspanyolca olarak – ve Emmett bana bir bakış attı.
Umarım bugün olanlar için iyi bir açıklaman vardır. Rose kavgaya hazır.
Ona bakmadan gözlerimi devirdim.
Aslında kulağa kusursuz gelen bir açıklama bulmuştum. Minibüsün kıza
çarpmasını engellemek için hiçbir şey yapmadığımı düşünerek… Bu düşünceden
irkildim; ama eğer araç ona çarpsaydı, eğer ezilseydi ve kanamaya başlasaydı,
kırmızı sıvı dökülseydi, asfalta doğru boşa aksaydı, taze kan kokusu havada
yayılsaydı…
Tekrar titredim ama sadece dehşetle değil. Bir parçam arzuyla titredi. Hayır,
onun kanamasını hepimizi çok daha şok edici ve göze batacak halde teşhir etmeden
izleyemezdim.
Bu kulağa kusursuz gelen bir mazeretti… ama kullanmayacaktım. Çok utanç
vericiydi.
Ve ne olursa olsun, olaydan uzun süre sonrasına kadar da aklıma gelmemişti.
Jasper’a dikkat et, diye devam etti Emmett, dalgınlığımın farkında olmadan. O
kadar sinirli değil… ama daha kararlı.
Neyi kastettiğini gördüm ve oda bir süre etrafımda döndü. Öfkem o kadar
yakıcıydı ki, kırmızı bir sis görüşümü bulutlandırdı. Boğulacağımı sandım.
TANRI AŞKINA EDWARD! SAKİN OL! diye bağırdı Emmett kafasının içinde.
Elini omuzlarımın üzerine koyup ayaklarımın üzerine zıplamadan önce beni orada
tuttu. Tüm gücünü çok ender kullanırdı – nadiren gerek olurdu, çünkü
karşılaştığımız bütün vampirlerden daha güçlüydü – ama şimdi kullanıyordu. Beni
aşağı itmek yerine kolumu kavradı. Eğer itiyor olsaydı, altımdaki sandalye çökerdi.
SAKİN! diye emretti.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım; ama zordu. Öfke kafamın içinde yanıyordu.
Jasper biz konuşana kadar hiçbir şey yapmayacak. Sadece yöneldiği yolu bilmen
gerektiğini düşündüm.
Rahatlamaya odaklandım ve Emmett’in elinin gevşediğini hissettim.
Daha fazla acayip davranmamaya çalış. Şu anki durumda başın yeterince belada.
Derin bir nefes aldım ve Emmett beni bıraktı.
Odayı rutin olarak taradım; ama tartışmamız o kadar kısa ve sessiz olmuştu ki
sadece Emmett’in arkasında oturan birkaç kişi fark etmişti. Hiçbiri ne anlam
çıkaracağını bilemedi ve boş verdiler. Cullen’lar ucubeydi – bunu herkes zaten
biliyordu.
Kahretsin çocuk, feci durumdasın. diye ekledi Emmett, tonunda anlayışla.
“Isır beni,” diye mırıldandım fısıltıyla ve alçak sesli kıkırdamasını duydum.
Emmett kin tutmazdı ve muhtemelen onun basit doğasına daha çok
minnettarlık duymalıydım; ama Jasper’ın planlarının Emmett’a mantıklı geldiğini,
bunun yapılacak en iyi şey olabileceğini düşündüğünü biliyordum.
Öfke patlamak üzereydi, zorlukla kontrol altında tutabiliyordum. Evet,
Emmett benden güçlüydü; ama beni bilek güreşinde yenememişti. Bunun hile
yaptığım için olduğunu öne sürmüştü; ama düşüncelerini duymak benim bir
parçamdı, müthiş gücü nasıl onun bir parçasıysa. Bir kavgada eşittik.
Bir kavga? Yöneldiğim yer bu muydu? Zar zor tanıdığım bir insan için ailemle
savaşacak mıydım?
Bir an düşündüm, kızın vücudunun kollarımdaki kırılgan hissiyle, Jasper,
Rose ve Emmett’i – olağanüstü derecede güçlü ve hızlı, doğal ölüm makineleri – yan
yana koydum…
Evet, onun için savaşırdım. Aileme karşı. Titredim.
Ama onu tehlikeye sokan benken, savunmasız bırakmak adil değildi.
Tek başıma kazanamazdım gerçi, üçüne karşı değil. Müttefiklerimin kimler
olacağını merak ettim.
Carlisle, kesinlikle. Kimseyle kavga etmezdi; ama Rose ile Jasper’ın planlarına
tamamen karşı olurdu. Bütün ihtiyacım olan bu olabilirdi. Görecektim…
Esme, şüpheli. Bana karşı olmazdı ve Carlisle’a katılmamaktan nefret ederdi;
ama ailesini tam tutacak her plana katılırdı. Eğer Carlisle ailemizin ruhuysa, Esme de
kalbiydi. Carlisle bize takip edilmeyi hak eden bir lider vermişti; Esme bu takibi bir
sevgi hareketi haline getirmişti. Hepimiz birbirimizi seviyorduk – şu anda Jasper ve
Rose’a hissettiğim öfke altında bile, kızı kurtarmak için onlarla kavga etmeyi
planlarken bile, onları sevdiğimi biliyordum.
Alice… Hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen neyin geldiğini gördüğüne göre
değişirdi. Kazanan tarafın yanında yer alırdı, diye hayal ettim.
O zaman bunu yardım olmadan yapmak zorunda kalacaktım. Tek başıma
onların eşi değildim; ama kızın benim yüzümden incinmesine izin vermeyecektim.
Bu kaçma anlamına gelebilirdi…
Öfkem, ani kara mizahla biraz söndü. Kızın onu kaçırmama nasıl tepki
verebileceğini hayal edebiliyordum. Tabii, tepkilerini çok ender doğru tahmin
ediyordum – ama dehşet dışında başka ne hissedebilirdi?
Bunu nasıl yapabileceğimden emin değildim gerçi – onu kaçırmayı. Yanında
uzun süre kalamazdım. Muhtemelen onu sadece annesine geri götürürdüm. Bu
kadarı bile tehlike doluydu. Onun için.
Ve aynı zamanda benim için de olduğunu anladım, aniden. Eğer onu kazayla
öldürürsem… bunun bana tam olarak ne kadar acı vereceğinden emin değildim; ama
yoğun ve şiddetli olacağını biliyordum.
Önümdeki karışıklıklar hakkında düşünürken zaman çabuk geçti. Evde beni
bekleyen tartışma, ailemle olan çatışma, daha sonra gitmek zorunda kalabileceğim
uzaklıklar…
Eh, artık bu okulun dışındaki hayatın monoton olduğundan şikayet
edemezdim. Kız bu kadarını değiştirmişti.
Emmett ve ben zil çaldığında sessizce arabaya yürüdük. Benim için
endişeleniyordu ve Rosalie için. Bir kavgada kimin yanında olmak zorunda
olduğunu biliyordu ve bu onu rahatsız ediyordu.
Diğerleri de bizi arabada sessiz bir şekilde bekliyordu. Çok sessiz bir gruptuk.
Sadece bağırışı duyabiliyordum.
Geri zekalı! Deli! Aptal! Budala! Bencil, sorumsuz salak! Rosalie iç sesinin avazı
çıktığı kadar bağırarak durmaksızın hakaret etti. Bu diğerlerini duymayı
zorlaştırıyordu; ama onu mümkün olduğunca duymazdan geldim.
Emmett, Jasper konusunda haklıydı. Kararından emindi.
Alice sıkıntılıydı, Jasper için endişeleniyor, gelecekle ilgili görüntüleri gözden
geçiriyordu. Jasper kıza hangi yönden gelirse gelsin, Alice beni her zaman orada, onu
engellerken görüyordu. İlginç… Rosalie de, Emmett de o görüşlerde onunla değildi.
O zaman Jasper yalnız çalışmayı planlıyordu. Bu işleri eşitlerdi.
Jasper en iyiydi, kesinlikle aramızdaki en deneyimli savaşçıydı. Benim tek
avantajım hamlelerini onları yapmadan duyabiliyor olmamdı.
Emmett’la ya da Jasper’la hiçbir zaman şaka dışında kavga etmemiştim –
sadece vakit öldürmek için. Gerçekten Jasper’ı incitmeye çalışma fikri üzerine hasta
hissettim.
Hayır böyle olmayacaktı. Sadece onu engelleyecektim. O kadar.
Alice’e odaklanıp Jasper’ın değişik saldırı yollarını ezberlemeye başladım.
Bunu yaptığım sırada görüşleri değişti, Swan’ların evinden çok uzağa gitti.
Onu daha erken engelliyordum…
Kes şunu Edward! Böyle olamaz. İzin vermem.
Ona cevap vermedim, sadece izlemeye devam ettim.
Daha ilerisini araştırıyordu, sisli, kesin olmayan uzak ihtimalleri. Her şey
belirsiz ve anlaşılmazdı.
Eve gidiş yolu boyunca tartışmalı sessizlik kalkmadı. Evden uzakta olan
büyük garaja park ettik; Carlisle’ın Mercedes’i oradaydı, Emmett’in büyük cipi,
Rose’un M3’ü ve benim Vanquish’imin yanındaydı. Carlisle’ın evde olmasına
sevinmiştim – sessizlik patlamayla bitecekti ve bu gerçekleştiğinde onun orada
olmasını istiyordum.
Direkt olarak yemek odasına gittik.
Bu oda, tabii ki, hiçbir zaman tasarlandığı amaca hizmet etmezdi; ama
sandalyelerle çevrilmiş maun renkli uzun bir masayla döşenmişti – bütün sahne
malzemelerini doğru yerleştirmek konusunda titizdik. Carlisle burayı konferans
odası olarak kullanmayı seviyordu. Böyle güçlü ve bambaşka kişiliklerden oluşan bir
grupta, bazen işleri sakin, oturmuş davranışlarla tartışmak gerekiyordu.
İçimde yerin çok yardımcı olmayacağına dair bir his vardı.
Carlisle odanın doğu tarafındaki alışılmış yerinde oturdu. Esme de onun
yanına – masanın üzerine el ele tutuştular.
Esme’nin gözleri benim üzerimdeydi, altın rengi derinlikleri endişeyle
doluydu.
Kal. Tek düşüncesi buydu.
Benim için gerçekten bir anne olan kadına gülümseyebilmeyi dilerdim; ama
şu anda ona verebileceğim hiçbir güvence yoktu.
Carlisle’ın diğer yanına oturdum. Esme onun etrafından uzandı ve serbest
elini omzuma koydu. Neyin başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikri yoktu; sadece
benim için endişeleniyordu.
Carlisle’ın bununla ilgili daha iyi bir sezisi vardı. Dudakları sıkıca birbirine
bastırılmıştı ve alnı kırışmıştı. İfadesi genç yüzüne göre çok yaşlı görünüyordu.
Herkes otururken, çizgilerin çekildiğini görebiliyordum.
Rosalie uzun masanın diğer ucuna, Carlisle’ın karşısına oturdu. Gözlerini hiç
kaçırmadan bana öfkeyle baktı.
Emmett onun yanına oturdu, hem yüzü hem de düşünceleri endişeliydi.
Jasper durakladı ve sonra Rosalie’nin arkasındaki duvarın önünde durdu.
Kararlıydı, bu tartışmanın sonucuna aldırışsızdı. Dişlerim birbirine kenetlendi.
Alice içeri giren son kişiydi ve gözleri uzaktaki bir şeye odaklıydı – hala bir
anlam çıkarabilmesi için çok bulanık olan geleceğe. Hakkında düşünmüş gibi
görünmeden Esme’nin yanına oturdu. Sanki baş ağrısı çekiyormuş gibi alnını
ovuşturdu. Jasper zorla kıpırdandı ve ona katılmayı düşündü; ama yerinde kaldı.
Derin bir nefes aldım. Bunu ben başlatmıştım – ilk ben konuşmalıydım.
“Özür dilerim.” dedim önce Rose’a, ardından Jasper’a ve sonra Emmett’e
bakarak. “Hiçbirinizi riske atmak istememiştim. Bu düşüncesizdi ve acele
davranışımın sorumluluğunu tamamen üstleniyorum.”
Rosalie bana meşum bir şekilde öfkeyle baktı. “Ne demek istiyorsun
‘sorumluluğu tamamen üstleniyorum’ derken? Düzeltecek misin?”
“Senin kastettiğin şekilde değil.” dedim sesimi normal ve alçak tutmaya
çalışarak. “Eğer işleri daha iyi hale getirecekse şimdi gitmek istiyorum.” Eğer kızın
güvende olacağına, hiçbirinizin ona dokunmayacağına inanırsam, diye düzelttim kafamın
içinde.
“Hayır.” diye mırıldandı Esme. “Hayır Edward.”
Elini okşadım. “Sadece birkaç yıl.”
“Esme haklı ama.” dedi Emmett. “Şimdi hiçbir yere gidemezsin. Bu kesinlikle
yardımcı olmaz. İnsanların ne düşündüğünü her zamankinden fazla bilmemiz
gerekiyor.”
“Alice büyük herhangi bir şeyi yakalar.” diye karşı çıktım.
Carlisle kafasını salladı. “Sanırım Emmett haklı Edward. Eğer sen ortadan
kaybolursan kızın konuşma ihtimali artar. Ya hepimiz gitmeliyiz, ya da hiçbirimiz.”
“Hiçbir şey söylemeyecek.” diye ısrar ettim çabucak. Rosalie patlamak
üzereydi ve öncelikle bu gerçeğin ortada olmasını istedim.
“Onun zihnini bilmiyorsun.” dedi Carlisle.
“Bu kadarını biliyorum. Alice, bana arka çık.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:00 pm

Alice bana bezgin bir ifadeyle baktı. “Bunu görmezden gelirsek ne olacağını
göremem.” Rose ile Jasper’a baktı.
Hayır, o geleceği göremiyordu – Rose ve Jasper bu olayı görmezden
gelmemeye bu kadar kararlıyken değil.
Rosalie’nin avucu masaya gürültüyle indi. “O insana bir şey söyleme şansı
veremeyiz. Carlisle bunu görmek zorundasın. Hepimiz kaybolmaya karar versek bile
arkamızda hikayeler bırakmak güvenli değil. Türümüzün kalanından çok farklı
yaşıyoruz – bizi suçlamaya bayılacak olanları biliyorsun. Herkesten daha dikkatli
olmalıyız.”
“Arkamızda daha önce de söylentiler bıraktık.” diye hatırlattım ona.
“Sadece söylentiler ve şüpheler Edward. Görgü tanıkları ve deliller değil!”
“Delil!” dedim küçümseyerek.
Ama Jasper başını sallıyordu, gözleri sertti.
“Rose–” diye başladı Carlisle.
“Bitirmeme izin ver Carlisle. Büyük bir şey olmasına gerek yok. Kız bugün
kafasını vurdu. O zaman, belki de o yaralanmanın göründüğünden daha ciddi
olduğu ortaya çıkar.” Rosalie omuz silkti. “Her ölümlü uyanmama ihtimaliyle yatar.
Diğerleri bizim arkamızı toplamamızı bekleyecektir. Teknik olarak bu Edward’ın işi;
ama belli ki bu onun ötesinde. Kontrol sahibi olduğumu biliyorsun. Arkamda hiç
kanıt bırakmam.”
“Evet Rosalie, hepimiz ne kadar usta bir katil olduğunu biliyoruz.” diye
söylendim.
Sinirle bana tısladı.
“Edward, lütfen.” dedi Carlisle. Sonra Rosalie’ye döndü. “Rosalie,
Rochester’daki olaya başka türlü baktım çünkü adaletini sağlamanın hakkın
olduğunu düşündüm. Öldürdüğün adamlar sana canavarca davranmışlardı. Bu aynı
durum değil. Swan kızı masum.”
“Bu kişisel değil Carlisle.” dedi Rosalie dişlerinin arasından. “Bizi korumak
için”
Carlisle cevabını düşünürken kısa bir sessizlik oldu. Başını salladığında
Rosalie’nin gözleri aydınlandı. Daha iyi bilmeliydi. Düşüncelerini okuyabiliyor
olmasaydım bile, sonraki sözlerini beklerdim. Carlisle hiçbir zaman ödün vermezdi.
“İyiliğimizi düşündüğünü biliyorum Rosalie; ama… ailemizin korunmaya
değer olmasını tercih ederim. Ara sıra meydana gelen… kazalar ya da kontrol hataları
olduğumuz şeyin üzücü bir kısmı.” O hiçbir zaman hata yapmadığı halde kendini de
eklemişti. “Suçsuz bir çocuğu soğukkanlılıkla öldürmek tamamen başka bir şey.
Konuşsun ya da konuşmasın sunduğu riske inanıyorum; fakat bu, en büyük riskin
yanında hiçbir şey. Eğer kendimizi korumak için istisnalar yaparsak, çok daha
önemli bir şeyi tehlikeye atarız. Özümüzü kaybetme riskine gireriz.”
Yüz ifademi çok dikkatle kontrol ettim. Sırıtmamak ya da alkışlamamak için,
ki bunu yapabilmeyi dilerdim.
Rosalie suratını astı. “Bu sadece sorumlu olmak.”
“Bu duygusuz olmak.” diye düzeltti Carlisle nazikçe. “Her hayat değerlidir.”
Rosalie iç çekti ve alt dudağını büzdü. Emmett onun omzunu okşadı. “İyi
olacak Rosalie.” diye destekledi alçak bir sesle.
“Soru,” diye devam etti Carlisle “taşınmalı mıyız, taşınmamalı mıyız?”
“Hayır.” diye inledi Rosalie. “Daha yeni yerleştik. Liseye tekrar baştan
başlamak istemiyorum!”
“Şu anki yaşını koruyabilirsin.” dedi Carlisle.
“Ve sonra çok daha erken taşınmak zorunda mı kalalım?”
Carlisle omuz silkti.
“Burayı seviyorum. Çok az güneş var, neredeyse normal olabiliyoruz.”
“Pekala, buna kesin olarak şimdi karar vermemiz gerekmiyor. Bekleyebilir ve
gerekli olup olmadığını görebiliriz. Edward Swan kızının sessizliğinden emin
görünüyor.”
Rosalie homurdandı.
Ama artık Rose hakkında endişeli değildim. Bana ne kadar sinirli olursa olsun
Carlisle’ın kararına uyacağını biliyordum. Konuşmaları önemsiz detaylara geçmişti.
Jasper hareketsiz kaldı.
Sebebini anlıyordum. Alice ve o tanışmadan önce, bir çarpışma alanında
yaşamıştı, insafsız bir savaş alanında. Kuralları küçümsemenin sonuçlarını biliyordu
– korkunç akıbeti kendi gözleriyle görmüştü.
Rosalie’yi ekstra yetenekleriyle sakinleştirmeye çalışmamıştı ya da şimdi onu
coşturmayı denemiyordu. Kendini bu tartışmanın dışında tutuyordu.
“Jasper,” dedim.
Bakışlarını bana çevirdi, yüzü ifadesizdi.
“Benim hatamı o ödemeyecek. Buna izin vermeyeceğim.”
“Bundan kar mı sağlayacak o zaman? Bugün ölmeliydi Edward. Ben sadece
işleri doğru hale sokacağım.”
Her kelimeyi vurgulayarak tekrarlardım. “Buna izin vermeyeceğim.”
Kaşları kalktı. Bunu beklemiyordu – onu durdurmaya çalışacağımı hiç
düşünmemişti.
Kafasını salladı. “Alice’in tehlike içinde yaşamasına izin vermem, en ufak bir
tehlike içinde bile. Ona hissettiğim şeyleri kimseye hissetmedin Edward ve
anılarımda görsen de yaşadıklarımı yaşamadın. Anlamıyorsun.”
“Bunu tartışmıyorum Jasper; ama sana şimdi söylüyorum, Isabella Swan’ı
incitmene izin vermeyeceğim.”
Birbirimize baktık – öfkeyle değil; ama karşıtlığı tartarak. Kararlığımı test
etmek için ruh halimi ölçtüğünü hissettim.
“Jazz,” dedi Alice bizi bölerek.
Bana bir an daha baktı ve sonra ona döndü. “Kendini koruyabileceğini
söylemeye zahmet etme Alice. Bunu zaten biliyorum. Yine de–”
“Söyleyeceğim şey bu değil.” diyerek lafını kesti Alice. “Senden bir iyilik
isteyecektim.”
Aklında ne olduğunu gördüm ve ağzım duyulabilir bir solukla açıldı. Şok
içinde ona baktım, Alice ve Jasper dışında herkesin ihtiyatla bana baktığının hayal
meyal farkındaydım.
“Beni sevdiğini biliyorum. Teşekkürler; ama eğer Bella’yı öldürmeyi
denemezsen sana gerçekten minnettar kalacağım. İlk olarak, Edward ciddi ve
ikinizin kavga etmesini istemiyorum. İkincisi, o benim arkadaşım. En azından,
olacak.”
Bu kafasında cam gibi netti: Alice, buz gibi ve beyaz kolunu kızın sıcak, narin
omuzlarına atmış, gülümsüyor ve Bella da kolunu Alice’in beline dolamış,
gülümsüyordu.
Görüntü somuttu; sadece zaman kesin değildi.
“Ama… Alice…” dedi Jasper zorlukla nefes alarak. İfadesini görmek için
kafamı çeviremedim. Alice’in kafasındaki görüntüden kendimi alamıyordum.
“Onu bir gün seveceğim Jazz. Eğer arkadaşım olmasına izin vermezsen sana
gerçekten çok sinirlenirim.”
Hala Alice’in düşüncelerine kilitliydim. Jasper’ın çözümü onun beklenmedik
isteğiyle bocaladığında geleceğin yumuşak bir şekilde titrediğini gördüm.
“Ah,” dedi iç çekerek – Jasper’ın kararsızlığı yeni geleceği netleştirmişti.
“Gördünüz mü? Bella hiçbir şey söylemeyecek. Endişelenecek bir şey yok.”
Kızın ismini söyleyişi… sanki şimdiden sırdaşlarmış gibi…
“Alice,” dedim tıkanarak. “Bunu… ne yapıyor…?”
“Bir değişikliğin geliyor olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum Edward.” ama
çenesini kilitledi ve daha çok şey olduğunu anladım. Hakkında düşünmemeye
çalışıyordu; Jasper karar vermek için çok şaşırmış olmasına rağmen, aniden ona
odaklanmıştı.
Bunu bazen benden bir şey saklamaya çalıştığında yapardı.
“Ne Alice? Ne saklıyorsun?”
Emmett’in homurdandığını duydum. Alice ve ben bu çeşit diyaloglara
girdiğimizde rahatsız olurdu.
Beni içeri almamaya çalışarak kafasını salladı.
“Kızla mı ilgili?” diye sordum. “Bella’yla mı ilgili?”
Konsantrasyon içinde dişlerini birbirine kenetlemişti; ama Bella’nın adını
söylediğimde hata yaptı. Bu, bir saniyenin en ufak parçası kadar sürdü; ama
yeterince uzundu.
“HAYIR!” diye bağırdım. Sandalyemin yere düşme sesini duydum ve ancak o
zaman ayaklarımın üzerinde olduğumu anladım.
“Edward!” Carlisle de ayaktaydı, eli omzumdaydı. Onun varlığının hayal
meyal farkındaydım.
“Somutlaşıyor,” diye fısıldadı Alice. “Daha kararlı olduğun her dakika. Onun
için gerçekten sadece iki yol kaldı. Birinden biri Edward.”
Gördüğünü görebiliyordum… ama bunu kabul edemezdim.
“Hayır,” dedim tekrar, sesimin kuvveti yoktu. Ayaklarım boş hissediyordu ve
masadan destek almak zorunda kaldım.
“Biri lütfen kalanımızı da bilgilendirebilir mi?” diye şikayet etti Emmett.
Onu duymazdan gelerek “Gitmek zorundayım,” diye fısıldadım Alice’e.
“Hiçbir yere gittiğini görmüyorum Edward,” dedi Alice. “Artık
gidebileceğinden emin değilim.” Düşün, dedi içinden. Gitmeyi düşün.
Ne kastettiğini anlamıştım. Evet, kızı bir daha hiç görmeme fikri… acı
vericiydi; ama aynı zamanda gerekliydi. Onu mahkum ettiğim iki geleceği de kabul
edemezdim.
Jasper’dan tam olarak emin değilim Edward, diye devam etti. Eğer gidersen, eğer
onun bizim için bir tehlike olduğunu düşünürse…
“Bunu duymadım,” diyerek inkar ettim, hala dinleyicilerimizin yarı
farkındaydım. Jasper tereddüt ediyordu. Alice’i incitecek bir şey yapmazdı.
Tam olarak şu anda değil. Onun hayatını riske atar, korunmasız bırakır mısın?
“Bana bunu niye yapıyorsun?” diye inledim. Başım ellerime düştü.
Ben Bella’nın koruyucusu değildim. Olamazdım. Alice’in bölünmüş geleceği bunu
kanıtlamak için yeterli değil miydi?
Onu ben de seviyorum. Ya da seveceğim. Aynı şekilde değil; ama bunun için onun
yanında olmak isteyeceğim.
“Sen de mi seviyorsun?” diye fısıldadım kuşkuyla.
İç çekti. Çok körsün Edward. Nereye yöneldiğini göremiyor musun? Şimdiden nerede
olduğunu göremiyor musun? Bu güneşin doğudan doğmasından daha kaçınılmaz. Ne
gördüğüme bak…
Dehşetle kafamı salladım. “Hayır.” Bana gösterdiği görüntüleri kapamaya
çalıştım. “Bu gidişatı takip etmek zorunda değilim. Gideceğim. Geleceği
değiştireceğim.”
“Deneyebilirsin,” dedi, sesi şüpheliydi.
“Ah, hadi ama!” diye bağırdı Emmett.
“Dikkat et,” diye tısladı Rose ona alayla. “Alice onun bir insana aşık olacağını
görüyor. Ne kadar klasik Edward!” Öğürme sesi çıkardı.
Onu zorlukla duyabildim.
“Ne?” dedi Emmett şaşırarak. Sonra gümbürdeyen kahkahası odada
yankılandı. “Olan bu muydu?” Tekrar güldü. “Geçmiş olsun Edward.”
Elini omzumda hissettim ama anında sallayıp ittim. Ona dikkatimi
veremezdim.
“Bir insana aşık mı olacak?” diye tekrarladı Esme hayrete düşmüş bir sesle.
“Bugün kurtardığı kıza? Ona aşık mı olacak?”
“Ne görüyorsun Alice? Tam olarak.” diye sordu Jasper.
Ona döndü ve ben yüzünün yanına uyuşmuş şekilde bakmaya devam ettim.
“Yeterince güçlü olup olmadığına bağlı. Ya onu kendi öldürecek” – öfkeyle
tekrar bana baktı – “ki bu beni gerçekten sinirlendirir, sana ne yapacağından
bahsetmeye gerek yok–” tekrar Jasper’a döndü, “ya da bir gün bizden biri olacak.”
“Bu gerçekleşmeyecek!” Yine bağırıyordum. “İkisi de!”
Alice beni duymuş gibi gözükmüyordu. “Hepsi bağlı,” diye tekrarladı. “Onu
öldürmeyecek kadar güçlü olabilir – ama yakın olacak. İnanılmaz büyüklükte bir
kontrol gerektirecek. Carlisle’ın sahip olduğundan da fazla. Yalnızca yeterince güçlü
olabilir… Yapmak için yeterince güçlü olamayacağı tek şey ondan uzak durmak. Bu
kaybedilmiş bir dava.”
Sesimi bulamıyordum. Herkes benimle aynı durumda gibi görünüyordu. Oda
hareketsizdi.
Alice’e baktım ve diğer herkes bana baktı. Dehşete düşmüş ifademi beş farklı
bakış açısından görebiliyordum.
Uzun süre sonra, Carlisle iç çekti.
“Pekala, bu… işleri karmaşıklaştırır.”
Emmett katıldı. Sesi hala kahkahaya yakındı. Hayatımın yıkımında şaka
bulması için Emmett’e güvenilebilirdi.
“Sanırım planlar aynen kalıyor,” dedi Carlisle düşünceli bir halde. “Kalacağız
ve izleyececeğiz. Kimse… kızı incitmeyecek.”
Katılaştım.
“Hayır,” dedi Jasper sessizce. “Bunu kabul edebilirim. Eğer Alice sadece iki
yol görüyorsa–”
“Hayır!” Sesim bir bağırış ya da homurdanma ya da çaresizlik haykırışı
değildi; ama üçünün bir karışımıydı. “Hayır!”
Gitmek zorundaydım, düşüncelerinden uzaklaşmak zorundaydım –
Rosalie’nin iğrenişi, Emmett’ın mizahı, Carlisle’ın hiç bitmeyen sabrı…
Daha kötüsü: Alice’in güveni. Jasper’ın onun güvenine olan güveni.
En kötüsü: Esme’nin… mutluluğu.
Odadan dışarı çıktım. Esme ben geçerken koluma dokundu; ama hareketine
karşılık vermedim.
Evden çıkmadan önce koşuyordum. Nehri bir seferde geçtim ve ormana
doğru yarıştım. Yağmur tekrar yağıyordu, o kadar yoğundu ki kısa süre içinde
sırılsıklam olmuştum. Kalın su tabakasından hoşlanmıştım – benimle dünyanın geri
kalanı arasında bir duvar örüyordu. Yalnız kalmamı sağlıyordu.
Doğruca doğuya koştum, Seattle’ın ışıklarını görene kadar dağları rotamı
değiştirmeden geçtim. İnsan yerleşkesinin yakınına yanaşmadan durdum.
Yağmurla kapanmış, tamamen yalnız halde, sonunda yaptığım şeye baktım –
geleceği nasıl böldüğüme.
İlki, Alice ve kızın kol kola olduğu görüştü – güven ve arkadaşlık o kadar
açıktı ki görüntüden bağırıyordu. Bella’nın büyük çikolata renkli gözleri sersemlemiş
değildi; ama hala sırlarla doluydu – o anda, mutlu sırlar gibi görünüyorlardı. Alice’in
soğuk kolundan çekinmiyordu.
Bu ne demekti? Ne kadar biliyordu? Gelecekten hala canlı olan bu anda, benim
hakkımda ne düşünüyordu?
Diğer görüntü, çok benzerdi; ama şimdi dehşetle boyanmıştı. Alice ve Bella
hala güvenilir arkadaşlıkla kol kolalardı; ama şimdi bu kolların arasında farklılık
yoktu – ikisi de beyaz, mermer kadar düz, çelik kadar sertti. Bella’nın gözleri artık
çikolata rengi değildi. İrisleri parlak, canlı bir kırmızıydı. İçlerindeki sırlar
anlaşılmazdı – kabul ediş ya da perişanlık? Söylemek imkansızdı. Yüzü soğuk ve
ölümsüzdü.
Titredim. Benzer; ama farklı soruları bastıramadım: Bu ne demekti – nasıl
ortaya çıkmıştı? Ve şimdi benim hakkımda ne düşünüyordu?
Sonuncusuna cevap verebilirdim. Eğer onu zayıflığım ve bencilliğimle bu boş
yarı-hayata sürüklersem, şüphesiz benden nefret ederdi.
Ama dehşet verici bir görüntü daha vardı – kafamın içinde tuttuğum her
görüntüden daha kötü bir tane.
Benim kendi gözlerim, insan kanıyla koyu kırmızı, bir canavarın gözleri.
Kollarımda Bella’nın zarar görmüş bedeni, kül beyazı, kuru, cansız. Bu çok somuttu,
çok net.
Bunu görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Aklımdan silmeye
çalıştım, başka bir şey görmeye çabaladım, herhangi bir şey. Varlığımın son
bölümünde görüşümü engellemiş olan, yaşayan ifadesini tekrar görmeye çalıştım.
Alice’in soğuk görüşü zihnimi doldurdu ve sebep olduğu acıyla kıvrandım.
Aynı zamanda, içimdeki canavar keyifle, başarısının olasılığına sevinerek uçuyordu.
Bu beni hasta etti.
İzin veremezdim. Geleceği alt etmenin bir yolu olmalıydı. Alice’in
görüşlerinin beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Başka bir yol seçecektim. Her
zaman bir seçenek vardı.
Olmak zorundaydı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:01 pm

5. Davetler


Lise. Artık Araf değildi, şimdi tamamen cehennemdi. İşkence ve ateş… evet ikisi de
vardı.
Artık her şeyi doğru yapıyordum. Her ‘i’ noktalı, her ‘t’ çizgili. Kimse
sorumluluklarımdan kaytardığımdan şikayet edemezdi.
Esme’yi memnun etmek ve diğerlerini korumak için Forks’ta kaldım. Eski
çizelgeleme döndüm. Kalanından daha fazla avlanmadım. Her gün, liseye gittim ve
insanı oynadım. Her gün, Cullen’larla ilgili yeni bir şey olup olmadığını kontrol
etmek için dikkatle dinledim – hiçbir şey yoktu. Kız şüpheleriyle ilgili tek kelime
etmemişti. Sadece istekli dinleyicileri sıkılıp daha fazla ayrıntı için sorular sormayı
kesene kadar aynı hikayeyi tekrarlayıp durmuştu – onun yanında duruyordum ve
onu yoldan çekmiştim. Tehlike yoktu. Acele davranışım nedeniyle kimse
incinmemişti.
Benden başka kimse.
Geleceği değiştirmeye kararlıydım. Birini sınamak için en kolay görev değildi;
ama birlikte yaşayabileceğim başka bir seçenek yoktu.
Alice kızdan uzak duracak kadar güçlü olamayacağımı söylemişti. Ona
yanıldığını kanıtlayacaktım.
İlk günün en zoru olacağını düşünmüştüm. Sonuna doğru, durumun bu
olduğundan emindim; ama yanılıyordum.
Kızı inciteceğimi bilmek beni için için yakıyordu. Kendimi, acısının
benimkiyle karşılaştırıldığında bir iğne batmasından fazla olmayacağı gerçeğiyle
rahatlatıyordum. Bella insandı ve benim başka bir şey, yanlış bir şey, korkunç bir şey
olduğumu biliyordu. Muhtemelen ona sırtımı dönüp, yokmuş gibi davrandığımda
yaralanmak yerine rahatlardı.
“Merhaba Edward.” diye selamladı beni ilk gün Biyolojide. Sesi hoş ve
arkadaş canlısıydı, onunla son konuştuğum zamanki halinden yüz seksen derece
dönüktü.
Niye? Bu değişiklik ne anlama geliyordu? Unutmuş muydu? Hepsini hayal
ettiğine mi karar vermişti? Gerçekten sözümü tutmamamı affetmiş olabilir miydi?
Bu sorular her nefes alışımda bana saldıran susuzluk gibi yaktı.
Sadece bir an gözlerine baksam, sadece cevapları orada okuyup
okuyamayacağımı görsem…
Hayır. Eğer geleceği değiştireceksem, kendime bunun için bile izin
veremezdim.
Odanın önünden gözlerimi ayırmadan çenemi ona doğru çevirdim. Bir kere
başımı eğdim ve sonra yüzümü direkt öne çevirdim.
Bir daha benimle konuşmadı.
O öğleden sonra, okul bittiği, rolüm oynandığı anda önceki gün yaptığım gibi
Seattle’a koştum. Yerin üzerinde uçar, etrafımdaki her şey yeşil bir bulanıklığa
dönüşürken acıyla başa çıkmak biraz daha kolay gibi geliyordu.
Bu koşu günlük alışkanlığım haline geldi.
Onu seviyor muydum? Sanmıyordum. Henüz değil. Alice'in o gelecekle ilgili
görüşlerine takılmıştım ama, ve Bella'yla aşka düşmenin ne kadar kolay olacağını
görebiliyordum. Tıpkı düşmek gibi olacaktı: zahmetsiz. Kendime ona aşık olma izni
vermemek ise düşmenin tam tersiydi – ellerimle kendimi uçurumun yüzünde
tutmaktı, bu görev bir ölümlü gücünden fazlasına sahip değilmişim gibi perişan
ediciydi.
Bir aydan uzun süre geçti ve her gün zorlaştı. Bu mantıklı değildi – atlatmayı
bekliyordum, kolaylaşmasını. Alice’in kızdan uzak duramayacağımı söylerken
kastettiği bu olmalıydı. Acının artışını görmüştü; ama ben acıyla başa çıkabilirdim.
Bella’nın geleceğini yok etmeyecektim. Eğer kaderimde onu sevmek varsa,
yapabileceğim en iyi şey ondan uzak durmak değil miydi?
Uzak durmak katlanabileceğimin limitindeydi ama. Görmezden geliyormuş
gibi davranıp ona hiç bakmayabilirdim. Beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi
davranabilirdim; ama bu dış görünüşteydi, sadece roldü ve gerçek değildi.
Hala aldığı her nefese, söylediği her söze bağlıydım.
İşkencelerimi dört kategoriye ayırmıştım.
İlk ikisi tanıdıktı. Kokusu ve sessizliği. Ya da daha doğrusu – sorumluluğu ait
olduğu yere, kendime alırsam – susuzluğum ve merakım.
Susuzluk işkencelerimin en başlıcasıydı. Artık Biyoloji’de nefes almamak
alışkanlık olmuştu. Tabii ki, her zaman istisnalar oluyordu – bir soru cevaplamak
zorunda kaldığımda konuşmak için nefes almaya ihtiyacım oluyordu. Kızın
çevresindeki havayı tattığım her sefer, ilk günle aynıydı – ateş ve ihtiyaç ve dışarı
çıkmak için çaresiz olan zalim şiddet. Tıpkı ilk günüm gibi, içimdeki canavar
kükrüyordu, yüzeye çok yakındı…
Merak, işkencelerimin en daimi olanıydı. “Şu anda ne düşünüyor?” sorusu
aklımdan hiç çıkmıyordu. Sessizce içini çektiğini duyduğumda, parmaklarıyla
saçındaki bir bukleyi büktüğünde, kitaplarını masaya her zamankinden daha sert
attığında, sınıfa geç kaldığında, ayaklarını yerde sabırsızca vurduğunda… Çevresel
görüşümde yakaladığım her hareketi çileden çıkarıcı birer gizemdi. Diğer insan
öğrencilerle konuştuğunda, her kelimesini ve tonunu analiz ediyordum.
Düşüncelerini mi söylüyordu? Genelde dinleyicisinin beklediğini söylüyor gibi
geliyordu ve bu bana ailemi, bizim aldatıcı günlük yaşamımızı hatırlatıyordu –
bunda ondan daha iyiydik. Eğer yanılmıyor, sadece hayal etmiyorsam. Neden rol
yapmak zorunda olsundu ki? Onlardan biriydi – genç bir insan.
Mike Newton, işkencelerimin en şaşırtıcı olanıydı. Kim böyle genel, sıkıcı bir
ölümlünün bu kadar sinir bozucu olabileceğini hayal ederdi ki? Adil olmak
gerekirse, bu rahatsız edici çocuğa şükran duymalıydım; kızı diğerlerinden daha
fazla konuşturduğu için. Bu diyaloglar sırasında onun hakkında çok şey
öğrenmiştim – hala listemi derliyordum – ama aksine, Mike’ın bu projedeki yardımı
beni sadece daha çok kızdırıyordu. Mike’ın onun sırlarının kilitlerini açan kişi
olmasını istemiyordum. Bunu ben yapmak istiyordum.
Açığa çıkardığı küçük şeyleri hiç fark etmemesi yardımcı oluyordu. Onun
hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Kafasında aslında var olmayan bir Bella yaratmıştı –
kendisi kadar genel bir kız. Onu diğer insanlardan ayıran cesaretini ve fedakarlığını
görmemişti, ona söylediği düşüncelerindeki olağandışı olgunluğu duymamıştı.
Annesi hakkında konuştuğunda, çocuğu hakkında konuşan bir ebeveyn gibi
gözüktüğünü algılamamıştı – sevgi dolu, hoşgörülü, belli belirsiz eğlenmiş ve
kuvvetli bir şekilde koruyucu. Saçma sapan hikayeleriyle ilgileniyormuş gibi
yaparken sesindeki sabrı duymamıştı ve bu sabrın altındaki iyiliği tahmin
edememişti.
Mike ile olan diyaloglarından, listeme en önemli özelliğini ekleyebilmiştim, en
önemli olanı ve nadir olduğu kadar basit de olanı. Bella iyiydi. Listeye eklediğim
bütün o özelliklerin yanında – nezaketi ve fedakarlığı ve özverisi ve şefkati ve
cesareti gibi – baştan aşağı iyiydi.
Bu yardımcı keşifler beni o çocuğa ısıtmıyordu ama. Bella’yı sahiplenişi –
sanki kazanılacak bir eşyaymış gibi – beni onunla ilgili kaba fantezileri kadar
sinirlendiriyordu. Zaman geçtikçe kendine daha da güveniyordu, Bella rakiplerine
karşı – Tyler Crowley, Eric Yorkie ve arada sırada ben – onu seçmiş gibi gözüktüğü
için. Alışkanlık olarak ders başlamadan önce her zaman sıramıza oturup onunla
konuşuyor, gülümsemeleriyle cesaretleniyordu. Sadece nazik gülümsemeler, dedim
kendi kendime. Yine de, sık sık elimin tersiyle onu odanın diğer ucuna, uzak duvara
fırlatışımı hayal ederek eğleniyordum… Bu muhtemelen onu ölümcül derece
yaralamazdı…
Mike beni genelde rakip olarak düşünmüyordu. Kazadan sonra, Bella ve
benim paylaştığımız deneyim nedeniyle birbirimize bağlanacağımızdan
endişelenmişti; ama açıktı ki, tam tersi olmuştu. Ondan önce, hala Bella’ya diğer
öğrencilerden daha çok ilgi gösterdiğim için rahatsızdı; ama şimdi onu da diğerleri
gibi görmezden geliyordum ve Mike halinden gittikçe daha çok memnun kalıyordu.
Şimdi ne düşünüyordu? Onun ilgisini hoş karşılıyor muydu?
Ve son olarak, işkencelerimin sonuncusu, en acı verici olanı: Bella’nın
kayıtsızlığı. Benim onu görmezden geldiğim gibi, o da beni görmezden geliyordu.
Benimle konuşmayı bir daha asla denemedi. Bildiğim kadarıyla, beni bir daha asla
düşünmedi.
Beni beni delirtebilirdi – ya da geleceği değiştirmek için olan çözümümü
bozmama yol açabilirdi – eğer bana bazen eskisi gibi bakıyor olmasaydı. Bunu
kendim göremiyordum, ona bakmak için kendime izin veremiyordum; ama Alice o
bakmak üzereyken bizi uyarıyordu; diğerleri hala kızın sorun çıkarabilecek
bilgilerinden endişeliydi.
Bana arada sırada uzaktan bakıyor oluşu, acımı biraz hafifletiyordu. Tabii,
sadece ne tür bir ucube olduğumu merak ediyor da olabilirdi.
“Bella bir dakika içinde Edward’a bakacak. Normal görünün.” dedi Alice mart
ayında bir Salı günü.
Bana ne kadar sık baktığına dikkat ediyordum. Zaman geçtikçe bu sıklığın
azalmaması, etmemesi gerekmesine rağmen, beni memnun ediyordu. Ne anlama
geldiğini bilmiyordum; ama daha iyi hissetmemi sağlıyordu.
Alice iç çekti. Keşke…
“Bu işten uzak dur Alice.” dedim. “Böyle bir şey olmayacak.”
Suratını astı. Alice öngördüğü, Bella ile olan arkadaşlığı için heyecanlıydı.
Garip bir şekilde, tanımadığı bir kızı özlüyordu.
İtiraf etmeliyim, düşündüğümden daha iyisin. Geleceği yine karmaşık, mantıksız bir
hale getirdin. Umarım mutlusundur.
“Bana gayet mantıklı geliyor.”
Homurdandı.
Sesini kesmeye çalıştım. Pek iyi bir ruh halinde değildim – onlara
gösterdiğimden daha gergindim. Sadece Jasper ne kadar incindiğimin farkındaydı,
ekstra yeteneğiyle yaşadığım stresi hissedebiliyordu. Bu duyguların altındaki
sebepleri anlamıyordu gerçi ve – son zamanlarda daima kötü durumda olduğum için
– önemsemiyordu.
Bugün zor olacaktı. Önceki günden daha zor.
Mike Newton, beni rakip olarak görmesine izin vermediğim iğrenç çocuk,
Bella’ya çıkma teklif edecekti.
Kızların teklif ettiği dans en yakın ufuktu ve Bella’nın ona sormasını
umuyordu, ki sormamıştı ve bu onun güvenini kırmıştı. Şimdi rahatsız bir
durumdaydı – onun rahatsızlığından, almam gerekenden çok daha fazla keyif aldım
– çünkü Jessica Stanley ona dansa beraber gitmeyi teklif etmişti. “Evet” demek
istememişti, hala Bella’nın ona soracağını ümit ediyordu(ve rakiplerine karşı
kazandığını kanıtlayacağını); ama “hayır” da deyip dansa gitme şansını tamamen
kaybetmek de istememişti. Jessica onun tereddüdünden incinmişti. Sebebin Bella
olduğunu düşünüyordu ve ona öfkeliydi. Yine, Jessica’nın kızgın düşünceleri ile
Bella’nın arasına kendimi atma içgüdüsünü hissettim. Şimdi daha iyi anlıyordum;
ama bu, harekete geçemeyince sadece durumu daha da sinir bozucu hale
getiriyordu.
Duruma bak! Daha önce aşağıladığım, önemsiz lise dramlarına takmıştım.
Mike Bella’yla Biyoloji’ye yürürken cesaretini toplamaya çalışıyordu.
Gelmelerini beklerken çabalarını dinledim. Çocuk acizdi. Hayranlığını o kendini
tercih etmeden önce göstermeye korkup, teklif beklemişti. Reddedilmeye açık hale
gelmek istememiş, ilk adımı onun atmasını beklemişti.
Ödlek.
Yakınlığıyla rahat bir şekilde tekrar masamıza oturdu ve ben vücudu
karşıdaki duvara kemiklerinin çoğu kırılacak şekilde çarptığında çıkacak sesi hayal
ettim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:02 pm

“Şeyy” dedi kıza, gözleri yerdeyken. “Jessica bana bahar dansına beraber
gitmeyi teklif etti.”
“Bu harika.” dedi Bella anında hevesle. Ses tonu Mike’ı çökertirken
gülümsememek çok zordu. Mike onun üzülmesini ummuştu. “Jessica’yla çok
eğleneceksiniz.”
Doğru cevap için güçlük çekti. “Ee…” tereddüt etti ve neredeyse korktu.
Sonra toparlandı. “Ona düşünmem gerektiğini söyledim.”
“Niye böyle bir şey yapasın ki?” diye sordu. Sesi onaylamaz bir tondaydı; ama
hafif bir rahatlama da vardı.
Bu ne demekti? Beklenmedik bir öfke ellerimi yumruk yapmama neden oldu.
Mike rahatlığı duymuş gibi gözükmüyordu. Yüzü kanla kırmızıydı – aniden
hissettiğim öfkeyle, bu bir davet gibi gözüktü – ve konuşurken yine yere baktı.
“Merak ediyordum da… acaba sen… belki bana sormayı düşünüyorsundur?”
Bella durakladı.
Durakladığı anda, Alice’in hiç görmediği netlikte geleceği gördüm.
Kız Mike’ın sorusuna şimdi evet diyebilirdi ya da demeyebilirdi; ama her
halükarda, yakın bir zamanda birine evet diyecekti. Güzel ve ilgi çekiciydi ve insan
erkekler bu gerçeğin farkındaydı. Bu kalabalıktan birini seçse de, Forks’tan ayrılana
kadar beklese de, o gün gelecekti ve evet diyecekti.
Daha önceki gibi onun hayatını gördüm – üniversite, kariyer… aşk, evlilik.
Onu yine babasının kolunda, beyazlar içinde, yüzü mutluluktan kızararak,
Wagner’ın marşı eşliğinde yürürken gördüm.
Acı, daha önce hissettiğim her şeyden daha fazlaydı. Bir insan bu acıyı
hissetmek için ölüm eşiğinde olmalıydı – bir insan bundan sağ kurtulamazdı.
Ve sadece acı değil, düpedüz hiddet.
Bu önemsiz, hak etmeyen çocuk, Bella’nın evet diyeceği kişi olmayabilecekse
de, kafatasını ellerimle parçalamayı arzuladım, o kişi kim olursa, yaşanacakların bir
temsili olarak.
Bu duyguyu anlayamadım – acı ve hiddet ve arzu ve umutsuzluğun bir
karışımıydı.
Daha önce hiç böyle hissetmemiştim; bir isim koyamıyordum.
“Mike, bence ona evet demelisin.” dedi Bella nazik bir sesle.
Mike’ın umutları kırıldı. Başka şartlar altında keyif alabilirdim; ama acının
şokuyla kendimi kaybetmiştim – ve bu acı ile hiddettin bana ne yaptığının
pişmanlığıyla.
Alice haklıydı. Yeterince güçlü değildim.
Şu anda, geleceğin dönüp değişmesini, tekrar bozulmasını izliyor olmalıydı.
Memnun olur muydu?
“Birine mi sordun?” dedi Mike aksi bir şekilde. Haftalardır ilk defa şüpheyle
bana baktı. İlgime ihanet ettiğimi fark ettim; başım Bella’ya doğru eğilmişti.
Düşüncelerindeki vahşi haset – kızın ona tercih ettiği her kimse ona hissettiği
haset – aniden isimsiz duygularıma ad verdi.
Kıskanıyordum.
“Hayır.” dedi kız sesinde alttan alıcı bir tonla. “Dansa gitmeyeceğim.”
Bütün o pişmanlık ve öfkeye rağmen, bu kelimeleriyle rahatladım. Birdenbire
kendi rakiplerimi düşünüyordum.
“Niye?” diye sordu Mike sesi neredeyse kaba bir şekilde. Onunla konuşurken
bu tonu kullanması beni kızdırdı. Bir hırlamayı geri yuttum.
“O cumartesi Seattle’a gidiyorum.” diye cevapladı.
Merak daha önce olacağı kadar şiddetli değildi – artık her şeyin cevabını
bulmaya niyetliydim. Nerede ve neden sorularına cevapları yeterince kısa zamanda
bulacaktım.
Mike’ın tonu rahatsız edici derecede yaltakçı hale geldi. “Başka bir hafta sonu
gidemez misin?”
“Kusura bakma, hayır.” Bella’nın sesi şimdi sertti. “O yüzden Jess’i daha fazla
bekletmemelisin – bu kabalık olur.”
Jessica’nın duygularına olan alakası kıskançlığımı alevlendirdi. Bu Seattle
yolculuğu belli ki hayır demek için bir bahaneydi – arkadaşına olan sadakati için mi
reddetmişti? Bunun için gerekenden fazla özveriliydi. Gerçekten evet diyebilecek
olmayı diler miydi? Ya da her iki tahmin de yanlış mıydı? Başka biriyle mi
ilgileniyordu?
“Evet, haklısın.” diye mırıldandı Mike. O kadar morali bozuldu ki neredeyse
ona acıyacaktım. Neredeyse.
Gözlerini kızdan uzaklaştırdı, düşüncelerinde onun yüzünü görmemi
engelledi.
Buna tolerans göstermeyecektim.
Bir aydan uzun zamandır ilk defa yüzünü kendim okuyabilmek için ona
döndüm. Kendime bunun için izin vermek büyük bir rahatlıktı, uzun süredir su
altında olan insan akciğerlerinin nefes alışı gibi.
Gözleri kapalıydı ve elleri yüzünün iki yanındaydı. Omuzları savunma amaçlı
içe doğru dönmüştü. Başını, zihninden bazı düşünceleri itmek istiyormuşçasına çok
hafifçe salladı.
Sinir bozucu. Büyüleyici.
Bay Banner’ın sesi onu dalgınlığından çıkardı ve gözleri yavaşça açıldı.
Muhtemelen bakışımı hissederek, gözlerime, uzun süredir aklımdan çıkmayan o
sersemlemiş ifadeyle baktı.
O saniyede suçluluk, pişmanlık ya da hiddet hissetmedim. Geri geleceklerini
ve kısa zaman içinde geri geleceklerini biliyordum; ama o anda garip, şiddetli bir
sarhoşluk hissettim, sanki kaybetmekten ziyade, zafer kazanmış gibi.
Berrak kahverengi gözlerinden düşüncelerini okumaya çalışırken, ona
uygunsuz bir şiddetle bakmama rağmen, gözlerini kaçırmadı. Cevaplardan çok,
sorularla dolulardı.
Kendi gözlerimin yansımasını ve susuzluktan simsiyah olduklarını da
görebiliyordum. Son avlanmamdan beri neredeyse iki hafta olmuştu; bu irademin
yıkılması için en güvenli gün değildi; ama siyahlık onu korkutmuş gibi
gözükmüyordu. Hala gözlerini kaçırmıyordu ve yumuşak, mahvedici derecede
çekici bir pembe tenini renklendirmeye başladı.
Şimdi ne düşünüyordu?
Neredeyse soruyu sesli soracaktım; fakat o anda Bay Banner bana seslendi.
Onun tarafına doğru kısa bir bakış atıp, aklından cevabı okudum.
Hızlı bir soluk aldım. “Krebs Döngüsü.”
Susuzluk boğazımı yaktı – kaslarımı gerginleştirip, ağzımı zehirle doldurdu –
ve gözlerimi kapayıp içimde büyüyen, kanına duyduğum arzuya karşı odaklanmaya
çalıştım.
Canavar öncekinden güçlüydü. Canavar keyifliydi. Kendisine şiddetle
arzuladığı şey için eşit şans veren geleceği benimsedi. Dağılan irademle – o kadar şey
arasında genel kıskançlıkla yok olan – üçüncü, titrek geleceği inşa etmeye çalışıyordu
ve amacına çok daha yakındı.
Pişmanlık ve suçluluk, susuzlukla beraber yaktı ve eğer gözyaşı
üretebilseydim, o anda gözlerimi doldurmuş olurlardı.
Ne yapmıştım?
Savaşın çoktan kaybedildiğini bildiğime göre, istediğim şeye direnmenin bir
sebebi yoktu; döndüm ve tekrar kıza gözlerimi diktim.
Saçının arkasına saklanmıştı; ama aralardan yanaklarının koyu kırmızı
olduğunu görebiliyordum.
Canavar bundan hoşlandı.
Bakışımla tekrar buluşmadı; fakat koyu saçının bir buklesini parmaklarıyla
gergin bir biçimde büktü. İnce parmaklarıyla, kırılgan bileğiyle – çok narinlerdi,
sanki sadece nefesim onları kırabilirmiş gibi.
Hayır, hayır, hayır. Bunu yapamazdım. O çok narindi, çok iyiydi, bu kaderi
hak etmek için çok değerliydi. Hayatımın onunkiyle çatışıp, onu yok etmesine izin
veremezdim.
Ama ondan uzak da duramazdım. Alice bu konuda haklıydı.
Ben tereddüt ederken içimdeki canavar sinirle tısladı.
Bir saat çok çabuk geçti. Zil çaldığında bana bakmadan eşyalarını toplamaya
başladı. Bu beni hayal kırıklığına uğrattı; ama başka türlüsünü bekleyemezdim.
Kazadan beri ona olan davranışlarım affedilemezdi.
“Bella?” dedim kendimi durduramayarak. İradem çoktan toz halindeydi.
Bana bakmadan önce durakladı; döndüğünde ifadesi ihtiyatlı, güvensizdi.
Güvenmemesi için her türlü hakkı olduğunu hatırlattım kendime.
Güvenmemesi gerektiğini.
Devam etmemi bekledi; ama sadece yüzünü okuyarak onu izledim.
Susuzluğumla savaşarak sıradan aralıklarla sığ nefesler aldım.
“Ne?” dedi sonunda. “Benimle tekrar mı konuşuyorsun?” Sesindeki
dargınlığı, siniri gibi, sevimliydi. Gülümsemek istememe neden oldu.
Sorusuna nasıl cevap vereceğimden emin değildim. Onunla konuşuyor
muydum, kastettiği şekilde?
Hayır. Eğer başarabilirsem hayır. Başarabilmeyi deneyecektim.
“Hayır, tam olarak değil.” dedim ona.
Gözlerini kapadı, bu beni rahatsız etti. Duygularına ulaşmamın en iyi yolunu
kesmişti. Onları açmadan uzun, yavaş bir nefes aldı. Çenesi kenetliydi.
Hala gözleri kapalıyken, konuştu. Bu diyalog kurmak için normal bir insan
yolu değildi. Niye böyle yapmıştı?
“O zaman ne istiyorsun Edward?”
Dudaklarındaki ismimin sesi, vücuduma değişik şeyler yaptı. Eğer kalp atışım
olsaydı, hızlanırdı.
Ama ona nasıl cevap verecektim?
Gerçeği söylemeye karar verdim. Bundan sonra ona karşı mümkün olduğunca
dürüst olacaktım. Güvensizliğini hak etmek istemiyordum, güvenini kazanmak
imkansız olsa bile.
“Özür dilerim,” dedim ona. Bu bilebileceğinden daha doğruydu. Maalesef,
tehlikesizce sadece özür dileyebilirdim. “Çok kaba davranıyorum, biliyorum; ama
böylesi daha iyi, gerçekten.”
Eğer bunu sürdürebilir, kaba olmaya devam edebilirsem onun için daha iyi
olacaktı. Yapabilir miydim?
Gözleri açıldı, ifadesi hala ihtiyatlıydı.
“Neden bahsettiğini anlamıyorum.”
Onu iznim olduğu kadar uyarmaya çalıştım. “Eğer arkadaş olmazsak daha
iyi.” Şüphesiz, bu kadarını hissedebilirdi. Zeki bir kızdı. “Bana güven.”
Gözleri kısıldı ve bu kelimeleri ona daha önce söylediğimi hatırladım – tam da
bir sözü bozmadan önce. Dişlerini birbirine kenetlediğinde irkildim – belli ki o da
hatırlamıştı.
“Bunu daha önce anlayamamış olman çok kötü.” dedi sinirle. “Kendini bütün
bu pişmanlıktan kurtarabilirdin.”
Ona şok içinde baktım. Pişmanlıklarımla ilgili ne biliyordu?
“Pişmanlık mı? Neyin pişmanlığı?”
“O aptal minibüsün beni ezmesine izin vermemenin pişmanlığı!” diye çıkıştı.
Afallayıp donakaldım.
Bunu nasıl düşünüyor olabilirdi? Hayatını kurtarmak onunla tanıştığımdan
beri yaptığım, kabul edilebilir tek şeydi. Utanmadığım tek şey. Var olduğum için
beni sevindiren tek şey. Kokusunu yakaladığımdan beri onu hayatta tutmak için
savaşıyordum. Bunu nasıl düşünebilirdi? Bütün bu karmaşa içinde yaptığım tek iyi
şeyi sorgulamaya nasıl kalkışabilirdi?
“Hayatını kurtardığım için pişman olduğumu mu sanıyorsun?”
“Olduğunu biliyorum.”
Amaçlarımı değerlendirişi beni öfkelendirdi. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
Zihninin çalışması ne kadar kafa karıştırıcı ve anlaşılmazdı! Diğer insanlar
gibi düşünmüyor olmalıydı. İç sessizliğinin sebebi bu olmalıydı. Tamamen farklıydı.
Dişlerini gıcırdatarak yüzünü çevirdi. Yanakları bu sefer öfkeyle kızarmıştı.
Kitaplarını sertçe topladı, kollarına aldı ve bakışımla buluşmadan kapıdan dışarı
yöneldi.
Sinirli olsam da, öfkesini biraz eğlendirici bulmamak imkansızdı.
Nereye gittiğine bakmadan katı şekilde yürüdü ve ayağı kapının eşiğine
takıldı. Sendeledi, elindekiler yere düştü. Onları almaya eğilmek yerine aşağı bile
bakmadan dimdik durdu, sanki toplanmaya değip değmediklerinden emin değilmiş
gibi.
Gülmemeyi başarabildim.
Beni izleyen kimse yoktu; onun yanına uçtum, bakmadan önce kitaplarını
topladım.
Eğildiğinde beni gördü ve donakaldı. Kitaplarını, buz tenimin onunkine
değmemesine dikkat ederek ona uzattım.
“Teşekkürler.” dedi soğuk, sert bir sesle.
Tonu rahatsızlığımı geri getirdi.
“Bir şey değil.” dedim aynı soğuklukla.
Kalktı ve ayaklarını vurarak bir sonraki sınıfına ilerledi.
Sinirli figürünü gözden kaybolana kadar izledim.
İspanyolca bir bulanıklık içinde geçti. Bayan Goff dalgınlığımı hiç
sorgulamadı – benim İspanyolcamın onunkinden iyi olduğunu biliyordu ve bana
rahatlık tanıdı – düşünmek için beni özgür bıraktı.
Yani, kızı görmezden gelemezdim. Çok açıktı; ama bu onu yok etmekten
başka hiçbir şansım olmadığı anlamına mı geliyordu? Tek mümkün gelecek bu
olamazdı. Başka bir seçenek olmak zorundaydı, narin bir denge. Bir yol
düşünmeliydim…
Saat neredeyse bitene kadar Emmett’a dikkat etmemiştim. Meraklıydı –
Emmett karşısındakilerin ruh hallerine karşı pek hassas değildi; ama bendeki açık
değişikliği görebiliyordu. Yüzümden hiç gevşemeyen öfkeli bakışı neyin kaldırdığını
merak ediyordu. Değişikliği tanımlamak için çabaladı ve sonunda umutlu
göründüğüme karar verdi.
Umutlu? Dışarıdan böyle mi görünüyordum?
Volvo’ma yürürken umut üzerine düşündüm, tam olarak ne için umutlanmam
gerektiğini merak ettim.
Ama düşünmek için çok vaktim olmadı. Kızla ilgili düşüncelere çok hassas
olduğum için, benim… benim rakiplerimin – sanırım itiraf etmeliydim –
kafalarındaki Bella’nın ismi dikkatimi çekti. Eric ve Tyler, Mike’ın başarısızlığını –
büyük bir tatminle – duymuşlardı ve kendi hamlelerini yapmaya hazırlanıyorlardı.
Eric şimdiden Bella’nın ondan kaçamayacağı yerindeydi, kamyonetinin
yanında bekliyordu. Tyler’ın sınıfı bir ödev teslimi için geç bırakılmıştı ve Bella’yı
kaçmadan önce yakalamak için çaresiz bir acele içindeydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:03 pm

Bunu görmek zorundaydım.
“Diğerlerini burada bekle, tamam mı?” diye mırıldandım Emmett’a.
Beni şüpheyle süzdü; ama sonra omuzlarını silkip başını salladı.
Çocuk aklını yitirdi, diye düşündü, garip isteğimle eğlenerek.
Bella’nın spor salonundan çıktığını gördüm, beni göremeyeceği bir yerde
bekledim. Eric’in pusuda beklediği kamyonetine yaklaştığında ileri yürüdüm,
adımlarımı doğru anda geçmek için ayarladım.
Onu bekleyen oğlanı gördüğünde vücudunun katılaştığını gördüm. Bir an
donakaldı, sonra rahatladı ve ilerledi.
“Selam Eric.” diye seslendiğini duydum dostça bir sesle.
Birdenbire ve beklenmedik şekilde gerildim. Ya sağlıksız bir cilde sahip bu
uzun çocuk ona bir şekilde hoş geliyorsa?
Eric yüksek sesle yutkundu. “Selam Bella.”
Oğlanın gerginliğinin farkında değil gibi görünüyordu.
“N’aber?” diye sordu Bella, karşısındakinin korkmuş yüz ifadesine bakmadan
kamyonetinin kilidini açarak.
“Iı, sadece acaba… benimle bahar dansına gelmek ister misin?” Sesi çatladı.
Sonunda yukarı baktı. Şaşırmış mıydı yoksa memnun mu kalmıştı? Eric onun
bakışıyla buluşamadı, o yüzden yüzünü zihninde göremedim.
“Kızların teklif ettiğini sanıyordum.” dedi.
“Evet.” diye katıldı perişan halde.
Bu zavallı çocuk beni Mike Newton kadar sinirlendirmedi; ama Bella nazik bir
sesle cevap verene kadar ona acıyamadım.
“Sorduğun için teşekkürler; ama o gün Seattle’da olacağım.”
“Ah,” diye mırıldandı zorlukla gözlerini onun burun hizasına kaldırarak.
“Belki bir dahaki sefere.”
“Tabii.” diye katıldı. Sonra sanki açık kapı bırakmaktan pişman olmuş gibi
dudağını ısırdı. Bundan hoşlandım.
Eric öne doğru çöktü ve uzaklaştı. Yanlış yöne gidiyordu. Tek düşüncesi
kaçmaktı.
Tam o anda yanından geçtim ve rahatlıkla iç çektiğini duydum. Güldüm.
Sese doğru döndü; ama ben direkt önüme bakıp dudaklarımın keyifle
kıvrılmasını engellemeye çalıştım.
Tyler arkamdaydı, Bella uzaklaşmadan önce onu yakalayabilmek için
neredeyse koşuyordu. Diğerlerinden daha cesur ve kendine güvenliydi; Bella’ya
yaklaşmak için bu kadar uzun beklemesinin tek sebebi Mike’ın öncelik hakkına saygı
duymasıydı.
Onu yakalamada başarılı olmasını iki sebepten istiyordum. Eğer –
şüphelendiğim gibi – bütün bu ilgi Bella’yı rahatsız ediyorsa, tepkisini izleyerek
eğlenmek istiyordum; ama eğer değilse – eğer Tyler’ın davetini ümit ediyorsa– bunu
da bilmek istiyordum.
Tyler Crowley’yi rakip olarak görüyordum, bunun yanlış bir şey olduğunu
bile bile. Bana tamamen sıradan görünüyordu; ama Bella’nın tercihleriyle ilgili ne
biliyordum ki? Belki de sıradan erkeklerden hoşlanıyordu…
Bu düşünceden ürktüm. Asla sıradan bir erkek olamazdım. Kendimi onunla
ilgilenenlere rakip olarak görmek çok aptalcaydı. Her bakış açısından bir canavar
olan birinden nasıl hoşlanabilirdi ki?
Bir canavar için çok iyiydi.
Kaçmasına izin vermeliydim; ama bağışlanamaz merakım beni doğru olanı
yapmaktan alıkoydu. Yine. Ancak Tyler şimdi şansını kaçırırsa, onunla iletişime
benim sonucu öğrenemeyeceğim bir zamanda geçecekti. Volvo’mu dar yola koyarak
yolunu tıkadım.
Emmett ve diğerleri arabaya doğru ilerliyorlardı; ama o, garip davranışımı
diğerlerine açıklamıştı ve şimdi beni izleyerek, ne yaptığımı anlayamaya çalışarak
yavaş yavaş yürüyorlardı.
Kızı dikiz aynamdan izledim. Bakışımla buluşmadan arabamın arkasına
öfkeyle baktı, paslanmış bir Chevy yerine tank sürüyor olmayı diliyor gibi
görünüyordu.
Tyler aceleyle arabasına gitti ve anlaşılmaz davranışıma minnettar kalarak
onun arkasındaki sıraya girdi. Ona el salladı; ama Bella fark etmedi. Bir an bekledi,
sonra arabasını bırakıp kamyonetin penceresine doğru gitti. Camı tıklattı.
Bella olduğu yerde zıpladı ve sonra kafası karışarak ona baktı. Bir saniye
sonra zorlanarak pencereyi indirdi.
“Özür dilerim Tyler,” dedi sinirli bir sesle. “Cullen’ın arkasında takıldım.”
Soyadımı sert bir sesle söylemişti – bana hala öfkeliydi.
“Ah, biliyorum.” dedi Tyler, onun rahatsızlığı üzerine yılmayarak. “Sadece
hazır burada sıkışmışken sana bir şey sormak istedim.”
Sırıtışı kendinden emindi.
Açık niyeti üzerine kızın teninin beyazlaşmasından memnun kaldım.
“Bana bahar dansı teklifi eder misin?” diye sordu, aklında reddedilme fikri
olmadan.
“Şehir dışında olacağım Tyler.” Sesinde sinir hala belliydi.
“Evet, Mike söyledi.”
“O zaman niye–?”
Omuz silkti. “Sadece onu reddetmek için bir bahane olduğunu umuyordum.”
Gözlerinde şimşekler çaktı, sonra soğudu. “Üzgünüm Tyler.” dedi, sesi hiçbir
şekilde üzgün değildi. “Gerçekten şehir dışında olacağım.”
Bu bahaneyi kabul etti, kendine güveni hala sağlamdı. “Sorun değil.
Önümüzde balo var.”
Arabasına geri döndü.
Bunu beklemekte haklıydım.
Yüzündeki dehşete düşmüş ifadeye paha biçilemezdi. Bana bilmek için bu
kadar çaresiz olmamam gereken şeyi söylüyordu – onunla ilgilenen insan erkeklere
karşı hiçbir şey hissetmediğini.
Ayrıca, ifadesi muhtemelen gördüğüm en komik şeydi.
Ailem, görüş alanındaki her şeye kaşlarımı çatarak öfkeyle bakmak yerine,
kahkahayla sarsılıyor olmama şaşırarak arabaya vardı.
Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istiyordu.
Bella öfkeyle gürültülü motoru hızlandırdığında yine kahkahalara boğulurken
sadece kafamı salladım. Yine bir tank diliyor gibi görünüyordu.
“Gidelim!” diye tısladı Rosalie sabırsızlıkla. “Geri zekalılık yapmayı kes. Eğer
başarabilirsen.”
Sözleri beni sinirlendirmedi – çok eğleniyordum. Ancak istediğini yaptım.
Eve giderken kimse benimle konuşmadı. Bella’nın yüzünü düşünerek
gülmeye devam ettim.
Artık görgü tanığı olmadığı için hızlanarak yola döndüğümde Alice ruh
halimi mahvetti.
“Yani, artık Bella’yla konuşabilecek miyim?” diye sordu aniden,
söyleyeceklerini düşünüp bana uyarı vermeden.
“Hayır.” diye çıkıştım.
“Bu hiç adil değil! Neyi bekliyorum?”
“Henüz hiçbir şeye karar verdim Alice.”
“Her neyse Edward.”
Kafasında, Bella’nın iki kaderi yine netti.
“Onu tanımanın anlamı ne,” dedim, aniden suratsızlaşarak, “eğer onu
öldüreceksem?”
Alice bir saniyeliğine durakladı. “Haklısın.” diye itiraf etti.
Son köşeyi saatte doksan mille döndüm ve garajın arka duvarına bir santim
kala durdum.
“İyi koşular.” dedi Rosalie kendini beğenmiş bir tavırla, ben kendimi
arabadan atarken.
Ama bugün koşmaya gitmedim. Onun yerine, avlanmaya gittim.
Diğerleri yarın avlanacaklardı; ama şimdi susuz olmayı göze alamazdım. Yine
abarttım, gerekenden daha fazla içip kendimi şişirdim – küçük bir grup geyik ve
yılın erken zamanında karşılaştığım için şanslı olduğum siyah bir ayı. O kadar
doluydum ki rahatsız ediciydi. Bu niye yeterli olamıyordu? Niye kokusu her şeyden
daha güçlü olmak zorundaydı?
Sonraki güne hazırlık için avlanmıştım; ama daha fazla avlanamayacak
duruma geldiğimde ve güneşin doğmasına daha saatler olduğunu gördüğümde,
ertesi günün yeterince yakın olmadığını fark ettim.
Gidip kızı bulacağımı anladığımda öfke beni tekrar sardı.
Forks’a dönerken kendimle tartıştım; ama daha az asil olan taraf kazandı ve
affedilemez planıma uydum. Canavar huzursuzdu; ama iyi bağlanmıştı. Onunla
aramda güvenli bir mesafe bırakacağımı biliyordum. Sadece nerede olduğunu
bilmek istiyordum. Sadece yüzünü görmek.
Gece yarısını geçmişti, Bella’nın evi karanlık ve sessizdi. Kamyoneti
kaldırımın kenarına park edilmişti, babasının polis arabası yoldaydı. Mahallede
hiçbir yerde uyanık düşünceler yoktu. Evi, doğusundaki ormanın karanlığında bir
süre izledim. Ön kapı büyük ihtimalle kilitli olurdu – problem değildi; ama arkamda
kanıt olarak kırık bir kapı bırakmak istemiyordum. Öncelikle yukarı kat penceresini
denemeye karar verdim. Oraya kilit takmaya uğraşan pek olmazdı.
Açıklığı geçtim ve evin önüne yarım saniyede tırmandım. Pencerenin üzerine
tutunup sarkarken, camdan içeri baktım ve soluğum kesildi.
Bu onun odasıydı. Onu küçük bir yatakta görebiliyordum, örtüleri yerdeydi
ve çarşafı bacaklarının etrafında kıvrılmıştı. Ben izlerken, huzursuzca döndü ve bir
kolunu başının üzerine attı. Sesli uyumuyordu, en azından bu gece. Yakınındaki
tehlikeyi hissetmiş miydi?
Tekrar dönüşünü izlerken kendimi geriye ittim. Hastalıklı bir röntgenci
adamdan nasıl daha iyi olabilirdim? Daha iyi değildim. Çok, çok daha kötüydüm.
Kendimi bırakmak üzere parmaklarımı gevşettim; ama önce yüzüne uzunca
baktım.
Huzurlu değildi. Kaşlarının arasındaki o kıvrım oradaydı ve ağzının kenarları
aşağıya doğru kıvrılmıştı. Dudakları titredi ve sonra ayrıldı.
“Tamam anne.” diye mırıldandı.
Bella uykusunda konuşuyordu.
Merak alevlendi ve kendime olan nefretimi yendi. Korunmasız, bilinçsiz
söylenen düşüncelerin cazibesi inanılmaz derecede çekiciydi.
Pencereyi denedim. Sıkışmış olmasına rağmen, kilitli değildi. Metal
çerçeveden çıkan her sesle sinerek, yavaşça yukarı doğru ittim. Bir sonraki sefer için
yağ bulmam gerekliydi…
Bir sonraki sefer? Tekrar kendimden iğrenerek başımı salladım.
Yavaşça yarı açık pencereden içeri sıyrıldım.
Odası küçüktü – dağınık; ama temiz. Yatağının yanında, yerde toplanmış
kitaplar vardı. Kapakları bana dönük değildi ve ucuz CD çalarının yanına CD’ler
yerleştirilmişti – en üstteki sadece açık bir mücevher kutusuydu. Kağıt kümeleri eski
teknolojiler müzesine bağışlanmışa benzeyen bir bilgisayarı çevreliyordu.
CD’lerinin ve kitaplarının başlıklarını okumayı çok istedim; ama mesafeyi
koruyacağıma dair kendime söz vermiştim; onun yerine gidip odanın uzak
köşesindeki eski sallanan sandalyeye oturdum.
Gerçekten, önceden onun sıradan görünümlü olduğunu düşünmüş müydüm?
O ilk günü ve onunla anında ilgilenen oğlanlardan tiksindiğimi düşündüm; ama
şimdi zihinlerindeki yüzünü hatırladığımda, onu neden hemen güzel bulmadığımı
anlayamıyordum. Bu çok açık gözüküyordu.
Şu anda – beyaz tenli yüzünü karışık ve dağınık bir halde saran koyu renkli
saçlarıyla, deliklerle dolu eski püskü tişörtü ve pejmürde eşofman altıyla,
bilinçsizlikle rahatlamış yüz hatları ve hafifçe aralanmış dudaklarıyla – nefesimi
kesiyordu. Ya da keserdi, diye düşündüm alayla, eğer nefes alıyor olsaydım.
Konuşmadı. Belki de rüyası sona ermişti.
Yüzüne baktım ve geleceği katlanılabilir hale getirmek için bir yol düşünmeye
çalıştım.
Onu incitmek katlanılamazdı. Bu tek seçeneğimin onu tekrar bırakmak olduğu
anlamına mı geliyordu?
Diğerleri artık benimle tartışamazlardı. Yokluğum kimseyi tehlikeye
sokmazdı. Şüphe olmazdı, insanların düşüncelerini o kazaya bağlayacak hiçbir şey
yoktu.
Bu öğleden sonraki gibi bocaladım ve hiçbir şey mümkün gözükmedi.
Bazı insan erkekler onu cezbetse ya da cezbetmese bile ben onlara rakip
olmayı umamazdım. Ben bir canavardım. Beni nasıl başka bir şey olarak görebilirdi?
Eğer benimle ilgili gerçeği bilseydi, bu onu korkutup kaçırırdı. Bir korku filmindeki
kurban gibi korkuyla çığlık atarak kaçardı.
Biyoloji’deki ilk gününü hatırladım… bunun vereceği en doğru tepki
olduğunu biliyordum.
Eğer o salak dansa onu davet eden ben olsaydım, aceleyle yapılmış planlarını
iptal edip benimle beraber gitmeyi kabul edeceğini hayal etmek aptallıktı.
Kaderindeki evet diyeceği kişi ben değildim. Başka biriydi, insan olan ve sıcak
olan biri. Ve ben – bir gün, o evet dendiğinde – kendime gidip onu öldürmek için
izin veremeyecektim, çünkü o her kimse, Bella onu hak ediyor olacaktı. Seçtiği
kişiyle mutluluğu ve aşkı hak ediyordu.
Doğru şeyi yapmayı ona borçluydum; artık, bu kıza aşık olmanın sadece
tehlikesindeymişim gibi davranamazdım.
Sonuçta, gidersem pek bir şey fark etmeyecekti çünkü Bella beni, dilediğim
şekilde asla göremezdi. Beni asla sevmeye değecek biri olarak göremezdi.
Asla.
Ölü, donmuş bir kalp kırılabilir miydi? Benimki kırılacak gibi hissediyordum.
“Edward.” dedi Bella.
Kapalı gözlerine bakarak donakaldım.
Uyanıp beni burada yakalamış mıydı? Uyuyor gibi gözüküyordu, yine de sesi
çok netti.
Sessizce içini çekti ve sonra huzursuzca döndü – hala uyuyordu ve rüya
görüyordu.
“Edward.” diye mırıldandı yavaşça.
Beni düşlüyordu.
Ölü, donmuş bir kalp tekrar atabilir miydi? Benimki atmak üzereymiş gibi
hissediyordum.
“Kal.” diye içini çekti. “Gitme. Lütfen… gitme.”
Rüyasında beni görüyordu ve bu kabus bile değildi. Onunla kalmamı
istiyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:04 pm

Beni saran duygulara isim vermek için uğraştım; ama onları anlatabilecek
kadar güçlü kelimeler yoktu. Uzun bir süre, içlerinde boğuldum.
Yüzeye çıktığımda, önceden olduğum adam değildim.
Hayatım bitmeyen, değişmeyen bir geceydi. Benim için, gereksinim olarak,
her zaman gece olmalıydı. O zaman şu anda, gecemin yarısında, güneşin doğuyor
olması nasıl mümkün olabilirdi?
Vampire dönüştüğüm zaman, o dönüşümün kavurucu acısında, ruhumu ve
ölümlülüğümü, ölümsüzlüğe takas ederken, tamamen donmuştum. Vücudum etten
çok kayaya benzeyen bir şeye dönüşmüştü, değişmez ve dayanıklı. Ben de
donmuştum – kişiliğim, sevdiğim ve sevmediğim şeyler, ruh hallerim ve arzularım;
hepsi oldukları yerde kalmışlardı.
Geri kalanı için de aynıydı. Hepimiz donmuştuk. Yaşayan taşlar.
Değişim birimize geldiğinde, bu nadir ve kalıcı bir şeydi. Bunun Carlisle’ın ve
bir on yıl sonra Rosalie’nin başına geldiğini görmüştüm. Aşk onları sonsuz ve asla
solmayan bir şekilde değiştirmişti. Carlisle Esme’yi bulalı seksen yıldan fazla
olmuştu; ama yine de ona hala ilk aşkın inanılmaz gözleriyle bakıyordu. Onlar için
bu her zaman öyleydi.
Benim için de her zaman böyle olacaktı. Limitsiz var oluşum boyunca, her
zaman bu kırılgan kızı sevecektim.
Bu aşkı vücudumun her zerresinde hissederek bilinçsiz yüzünü izledim.
Şimdi daha huzurlu uyuyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Hep onu izleyerek planlar yapmaya başladım.
Onu seviyordum ve o yüzden onu bırakmak için yeterince güçlü olmaya
çalışacaktım. Şimdi o kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Bunun üzerinde
çalışacaktım; ama belki, geleceği başka bir şekilde alt edebilirdim.
Alice Bella için sadece iki gelecek görmüştü ve şimdi ikisini de anlıyordum.
Eğer kendime hata yapma izni verirsem, onu sevmek beni onu öldürmekten
alıkoymayacaktı.
Yine de, şimdi canavarı hissedemiyordum, onu içimde hiçbir yerde
bulamıyordum. Belki de, aşk onu sonsuza dek susturmuştu. Eğer onu şimdi
öldürürsem, bu kasıtlı olmayacaktı, sadece feci bir kaza olacaktı.
Aşırı derecede dikkatli olmam gerekecekti. Asla gardımı düşüremeyecektim.
Her nefesimi kontrol etmem gerekecekti. Her zaman ihtiyatlı bir mesafe bırakmam
gerekecekti.
Sonunda ikinci geleceği anlamıştım. O görüş beni şaşırtmıştı – Bella’yı bu
ölümsüz yarı-yaşama tutsak edecek ne olabilirdi ki? Şimdi – bu kıza olan arzumda
mahvolmuşken – babamdan, affedilemez bir bencillikle, bu iyiliği nasıl
isteyebileceğimi anlayabiliyordum. Onu sonsuza dek tutabilmek için babamdan
hayatını ve ruhunu elinden almasını isteyebileceğimi.
Daha iyisini hak ediyordu.
Ama başka bir gelecek daha görüyordum, eğer dengemi sağlayabilirsem
üzerinde yürüyebileceğim ince bir ip.
Bunu yapabilir miydim? Onunla birlikte olup, onu insan bırakabilir miydim?
Kasten, derin bir nefes aldım, ve sonra başka bir soluk. Kokusunun beni ateş
gibi yakıp geçmesine izin verdim. Oda onun kokusuyla doluydu; her yüzeye
yayılmıştı. Başım döndü; ama bununla savaştım. Eğer onunla herhangi bir ilişki
denemesi yapacaksam, buna alışmak zorundaydım. Başka bir yakıcı nefes daha
aldım.
Doğudaki bulutlardan güneş doğmaya başlayana kadar, plan kurup soluk
alarak uyuyuşunu izledim.
Eve diğerleri okul için çıktıktan hemen sonra vardım. Esme’nin sorgulayan
gözlerini görmezden gelerek üzerimi hızlıca değiştirdim. Yüzümdeki heyecanlı ışığı
görmüştü ve hem endişe, hem de rahatlık hissetmişti. Uzun bunalımım acı
çekmesine neden olmuştu. Şimdi bitmiş gibi gözükmesine sevinmişti.
Okula koştum ve kardeşlerimden birkaç saniye sonra okula vardım. En
azından Alice burada asfaltı çevreleyen ağaçların arasında olduğumu bilmesine
rağmen hiçbiri dönmedi. Kimse bakmayana kadar bekledim ve sonra ağaçlardan
park yerine doğru yürüdüm.
Bella’nın kamyonetinin gürültüsünü köşede duydum ve bir Suburban’ın
arkasında, görünmeden izleyebileceğim bir yerde durdum.
Suratı asık halde park yerine girdi, en uzak yerlerden birine park etmeden
önce uzun süre Volvo’ma öfkeyle baktı.
Muhtemelen hala bana sinirli olduğunu – ve iyi bir sebeple – hatırlamak
garipti.
Kendime gülmek istedim – ya da kendimi tekmelemek. Eğer benden
hoşlanmıyorsa bütün planlarım tartışılabilirdi değil mi? Rüyası tamamen rastgele bir
şeyle ilgili de olabilirdi. Kendini beğenmiş aptalın tekiydim.
Eh, eğer benimle ilgilenmiyorsa onun için çok daha iyi olurdu. Bu benim onun
peşinden koşmayı bırakmamı sağlamazdı; ama bu sırada ona eşit olarak uyarı da
verecektim. Bunu ona borçluydum.
Yavaşça ilerledim, en iyi şekilde nasıl yaklaşabileceğimi düşünerek.
İşimi kolaylaştırdı. Çıkarken kamyonetinin anahtarları parmaklarından kaydı
ve derin bir su birikintisine düştü.
Eğildi; ama ben daha önce ulaştım ve elini soğuk suya sokmak zorunda
kalmadan önce aldım.
Şaşırıp dikelirken kamyonetine yaslandım.
“Bunu nasıl yapıyorsun?” diye sordu.
Evet, hala kızgındı.
Anahtarı uzattım. “Neyi?”
Elini uzattı ve anahtarı avucuna bıraktım. Kokusunu içime çekerek derin bir
nefes aldım.
“Aniden ortaya çıkmayı.” diye açıkladı.
“Bella, eğer sen dikkatli değilsen bu benim hatam değil.” Sözler alaycı,
neredeyse şakaydı. Görmediği başka bir şey var mıydı?
Sesimin onun ismini nasıl okşadığını duymuş muydu?
Espri anlayışımı beğenmeyerek öfkeyle bana baktı. Kalp atışı hızlandı –
öfkeden mi? Korkudan mı? Bir süre sonra aşağıya baktı.
“Dünkü trafik sıkışıklığı nedendi?” diye sordu gözlerime bakmayarak. “Ben
yokmuşum gibi davranacağını sanıyordum, beni sinirden öldürmeye çalışacağını
değil.”
Hala çok öfkeliydi. Onunla işleri düzeltmek için biraz uğraşmam gerekecekti.
Dürüst davranma çözümümü hatırladım…
“O Tyler’ın iyiliği içindi, kendim için değil. Ona bu şansı vermeliydim.” Ve
sonra güldüm. Dünkü yüz ifadesini düşününce kendime engel olamadım.
“Sen–” diye soludu ve sonra lafını kesti, bitirmek için çok sinirli gözüküyordu.
İşte – aynı ifade vardı yüzünde. Başka bir kahkahayı yuttum. Şimdiden
yeterince öfkeliydi.
“Ve sen yokmuşsun gibi de davranmıyorum.” diye bitirdim. Bunu sıradan,
alaycı tutmak en doğrusuydu. Eğer gerçekte ne hissettiğimi görmesine izin verirsem,
anlamazdı. Onu korkuturdu. Duygularımı kontrol altında tutmam gerekliydi…
“O zaman beni sinirden öldürmek mi istiyorsun? Tyler’ın minibüsü işi
halletmediğine göre?”
Ani bir öfke beni çarptı. Buna gerçekten inanabilir miydi?
Bu kadar gücenmem mantıksızdı – dün gece geçirdiğim değişimi bilmiyordu;
ama yine de öfkeliydim.
“Bella gerçekten abes davranıyorsun.”
Yüzü kızardı ve bana arkasını döndü. Uzaklaşmaya başladı.
Vicdan azabı. Öfkelenmeye hakkım yoktu.
“Bekle.” diye rica ettim.
Durmadı o yüzden onu takip ettim.
“Özür dilerim, bu kabaydı. Gerçek değil demiyorum” – ona zarar herhangi bir
şekilde zarar vermek istediğimi hayal etmek saçmaydı – “ama yine de bunu
söylemek kabalıktı.”
“Niye beni yalnız bırakmıyorsun?”
İnan bana, demek istedim. Denedim.
Ah, ayrıca sana perişan bir şekilde aşığım.
Umursamaz tut.
“Sana bir şey sormak istiyordum; ama konuyu değiştirdin.”
“Senin çift kişilik problemin mi var?” diye sordu.
Mutlaka öyle gözüküyor olmalıydı. Ruh halim değişkendi, çok fazla yeni
duyguyla tanışıyordum.
“Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
İç çekti. “İyi o zaman. Ne sormak istiyorsun?”
“Merak ediyordum da, haftaya cumartesi…” Yüzünden şok geçtiğini gördüm
ve başka bir kahkahayı daha geri yuttum. “Biliyorsun, bahar dansı günü–”
Sonunda gözlerini benimkilere çevirip sözümü kesti. “Komik olmaya mı
çalışıyorsun?”
Evet. “Bitirmeme izin verir misin?”
Dişlerini yumuşak alt dudağına bastırarak sessizce bekledi.
Bu görüntü bir saniyeliğine dikkatimi dağıttı. Garip, yabancı reaksiyonlar,
unutulmuş insan özümü hareketlendirdi. Rolümü oynayabilmek için onlardan
kurtulmaya çalıştım.
“O gün Seattle’a gideceğini duydum ve birinin seni bırakmasını isteyip
istemeyeceğini merak ediyordum.” Fark etmiştim ki, planlarını paylaşmak, onu
bunlarla ilgili sorguya çekmekten daha iyiydi.
Bana boş bir yüz ifadesiyle baktı. “Ne?
“Seni Seattle’a birinin bırakmasını ister misin?” Bir arabada onunla yalnız
olma fikri boğazımı yaktı. Derin bir nefes aldım. Buna alış.
“Kimin?” diye sordu, gözleri yine büyümüştü ve şaşkındı.
“Benim tabii ki.” dedim yavaşça.
“Niye?”
Ona eşlik etmeyi istemem gerçekten o kadar büyük bir şok muydu? Önceki
davranışlarıma mutlaka en kötü anlamı yüklemiş olmalıydı.
“Eh,” dedim mümkün olduğunca sıradan bir sesle, “Önümüzdeki haftalarda
ben de Seattle’a gitmek istiyordum ve dürüst olmak gerekirse kamyonetinin bunu
başarabileceğinden emin değilim.” Onunla alay etmek, kendime ciddi olma izni
vermekten daha güvenli görünüyordu.
“Kamyonetim gayet iyi durumda, yine de ilgin için teşekkürler.” dedi aynı
şaşırmış sesle. Tekrar yürümeye başladı. Adımlarımı ona uydurdum.
Gerçekten hayır dememişti, o yüzden bu avantajı zorladım.
Hayır der miydi? Eğer derse ben ne yapardım?
“Ama kamyonetin bir depo benzinle oraya gidebilecek mi?”
“Bunun seni niye ilgilendirdiğini anlayamıyorum.” diye homurdandı.
Bu da hayır değildi ve kalp atışı ile soluk alıp verişi hızlanmıştı.
“Kısıtlı kaynakların boşuna harcanması herkesi ilgilendirir.”
“Açıkçası Edward, seni anlayamıyorum. Arkadaşım olmak istemediğini
sanıyordum.”
İsmimi söylediğinde bir heyecan dalgası beni çarptı.
Aynı anda nasıl hem normal hem de dürüst olabilirdim? Dürüst olmak daha
önemliydi. Özellikle bu noktada.
“Arkadaş olmazsak daha iyi olur dedim, istemediğimden değil.”
“Ah, teşekkürler. Şimdi her şey açığa çıktı.” dedi alayla.
Kafeteryan çatısının altında durakladı ve gözleri tekrar benimkilerle buluştu.
Kalp atışları tekledi. Korkmuş muydu.
Kelimelerimi dikkatle seçtim. Hayır, ben onu bırakamazdım; ama belki o çok
geç olmadan beri bırakmasına yetecek kadar akıllı davranırdı.
“Arkadaşım olmaman senin için daha… iyi olur.” Gözlerinin erimiş çikolata
rengi derinliklerine bakarken, umursamaz davranma becerimi kaybettim. “Ama
senden uzak durmaya çalışmaktan yoruldum Bella.” Kelimeler çok, çok hararetle
çıktı.
Nefes alıp verişi durdu ve tekrar başlaması için geçen bir saniyede bu beni
endişelendirdi. Onu ne kadar korkutmuştum? Eh, öğrenecektim.
“Benimle Seattle’a gelir misin?” diye sordum.
Kalbi yüksek sesle atarak başını salladı.
Evet. O bana evet demişti.
Ama sonra bilincim beni tokatladı. Bu ona neye mal olacaktı?
“Gerçekten benden uzak durmalısın.” diye uyardım. Beni duymuş muydu?
Onu tehdit ettiğim gelecekten kaçar mıydı? Onu kendimden kurtarmak için hiçbir şey
yapamaz mıydım?
Umursamaz davran, diye bağırdım kendime. “Sınıfta görüşürüz.”
Oradan kaçarken, kendimi koşmaktan alıkoymak için odaklanmam gerekti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:05 pm

6. Kan Grubu


Bütün gün kendi etrafımdakilerin hayal meyal farkında, başkalarının gözlerinden
onu izledim.
Mike Newton’ın gözlerinden değil, çünkü onun iğrenç fantezilerine daha fazla
katlanamıyordum, Jessica’nınkilerden de değil, çünkü Bella’ya olan gücenikliği, beni
bu adi kız için güvenli olmayacak şekilde sinirlendiriyordu. Angela Weber, gözleri
uygun olduğunda iyi bir seçimdi; nazikti – zihni içinde bulunulması kolay bir yerdi.
Bazen de en iyi görüşü öğretmenler sağlıyordu.
Bütün gün sendelemesini – kaldırımdaki çatlaklara, kitaplara, en çok da kendi
ayağına takılmasını – izleyip, dinlediğim kişilerin Bella’nın sakar olduğunu
düşündüklerini duyduğumda şaşırmıştım.
Düşündüm. Düz durma konusunda sorun yaşadığı doğruydu. O ilk gün
sıraya doğru tökezleyişini, kazadan önce buzda kayışını, dün kapının eşiğine
takılışını hatırladım… Ne garip, haklılardı. Gerçekten sakardı.
Bana niye bu kadar komik geldiğini bilmiyordum; ama Amerikan Tarihi’nden
İngilizce’ye yürürken sesli güldüm ve birkaç kişi bana sakıngan bakışlar attı. Bunu
daha önce nasıl fark etmemiştim? Muhtemelen hareketsizliğinde çok zarif bir şey
olduğu içindi, başını tutuşu, boynunun kavisi…
Şu anda hiçbir şekilde zarif değildi. Bay Varner botunun ucunu döşemeye
takıp gerçekten sandalyesine düşerken onu izledi.
Tekrar güldüm.
Onu kendi gözlerimle görme şansını yakalamak için beklerken zaman
inanılmaz bir yavaşlıkla geçti. Sonunda zil çaldı. Yerimi tutmak için hızla kafeteryaya
yürüdüm. İlk varanlardan biriydim. Genellikle boş olan bir masayı seçtim, ben
burada otururken de öyle kalacağı kesindi.
Ailem içeri girip yeni bir yerde tek başıma oturduğumu görünce şaşırmadı.
Alice onları uyarmış olmalıydı.
Rosalie yanımdan hiç bakmadan geçti.
Geri zekalı.
Rosalie ile ilişkim hiçbir zaman kolay olmamıştı – onu konuştuğumu
duyduğu ilk anda gücendirmiştim ve buradan meyilliydi – ama son birkaç gündür
normalden de daha aksi görünüyordu. İç çektim. Rosalie’nin her şeyi kendiyle
ilgiliydi.
Jasper yürürken bana yarım gülümsedi.
İyi şanslar, diye düşündü şüpheyle.
Emmett gözlerini devirdi ve kafasını salladı.
Aklını yitirdi, zavallı çocuk.
Alice’in yüzü ışıldıyor, dişleri parlıyordu.
Şimdi Bella’yla konuşabilir miyim??
“Bu işten uzak dur.” diye fısıldadım.
[iİyi. İnatçı ol. Sadece an meselesi.[/i]
Tekrar iç çektim.
Bugünün Biyoloji çalışmasını unutma, diye hatırlattı bana.
Başımı salladım. Hayır, bunu unutmamıştım.
Bella’nın gelmesini beklerken, onu Jessica ile kafeteryaya yürürken
arkalarından gelen bir birinci sınıfın gözlerinden takip ettim. Jessica dansla ilgili lak
lak ediyordu; ama Bella cevap olarak hiçbir şey söylemedi. Jessica ona pek şans
vermediğinden değil.
Kapıdan içeri girdiği anda gözleri kardeşlerimin oturduğu masaya kaydı. Bir
an baktı, sonra alnı kırıştı ve gözlerini yere indirdi. Beni burada fark etmemişti.
Çok… üzgün görünüyordu. Yanına gidip onu bir şekilde rahatlatmak için çok
güçlü bir arzu hissettim, sadece neyi rahatlatıcı bulacağını bilmiyordum. Böyle
görünmesine neyin sebep olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Jessica dans
hakkında konuşmaya devam ediyordu. Bella kaçıracağı için mi üzgündü? Bu pek
olası gelmiyordu…
Ama buna çözüm bulunabilirdi, eğer isteseydi.
Öğle yemeği için sadece bir içecek aldı. Bu doğru muydu? Bundan daha fazla
besine ihtiyacı yok muydu? Bir insanın beslenme düzenine daha önce hiç dikkat
etmemiştim.
İnsanlar çileden çıkarıcı derecede kırılgandı! Endişelenecek milyonlarca farklı
şey vardı…
“Edward Cullen yine sana bakıyor.” dediğini duydum Jessica’nın. “Acaba
bugün niye yalnız oturuyor?”
Jessica’ya minnettardım – şimdi daha da dargın olmasına rağmen – çünkü
Bella başını kaldırdı ve gözleri benimkiyle buluşana kadar etrafı taradı.
Şimdi yüzünde hiç üzüntü izi yoktu. Kendime, okuldan erken ayrıldığımı
düşündüğü için üzüldüğüne dair ümitlenme izni verdim ve bu umut beni
gülümsetti.
Parmağımla bana katılmasını işaret ettim. O kadar şaşkın görünüyordu ki
onunla tekrar alay etmek istedim.
Göz kırptım ve ağzı, yine şaşkınlıkla açıldı.
“Seni mi kastetti?” diye sordu Jessica kaba bir şekilde.
“Belki Biyoloji ödeviyle ilgili yardıma ihtiyacı vardır.” dedi alçak, emin
olmayan bir sesle. “En iyisi gidip ne istediğine bakayım.”
Bu başka bir evetti.
Tamamen düz döşemeden başka hiçbir şey olmamasına rağmen bana doğru
gelirken iki kere sendeledi. Gerçekten bunu daha önce nasıl kaçırmıştım? Sanırım
sessiz düşüncelerine daha çok dikkat ediyordum… Başka ne kaçırmıştım?
Dürüst ol, umursamaz ol, dedim tekrar tekrar kendime.
Karşımdaki sandalyenin arkasında durdu, tereddüt etti. Derin bir nefes aldım,
bu sefer ağzımdan değil burnumdan.
Yanmayı hisset, diye düşündüm.
“Bugün niye benimle oturmuyorsun?” diye sordum ona.
Bana bakarak sandalyeyi çekti ve oturdu. Gergin görünüyordu; ama fiziksel
kabulü başka bir evetti.
Konuşmasını bekledim.
Sonunda “Bu tuhaf.” dedi.
“Pekala…” Durakladım. “Cehenneme gidiyor olduğuma göre, en azından
bunu doğru düzgün yapmaya karar verdim.”
Bunu bana ne söyletmişti? En azından dürüsttü ve belki de sözlerimin içerdiği
açık uyarıyı duymuştu. Belki kalkıp yürüyebileceği en hızlı şekilde yürüyerek
buradan uzaklaşması gerektiğini anlardı.
Kalkmadı. Bana bakarak bekledi, sanki cümlemi yarım bırakmışım gibi.
“Ne demek istediğin hakkında hiçbir fikrim yok.” dedi ben devam etmeyince.
Rahatladım ve gülümsedim.
“Biliyorum.”
Arkasından doğru bana bağıran düşünceleri duymazdan gelmek zordu – ve
zaten konuyu değiştirmek istiyordum.
“Sanırım arkadaşların seni çaldığım için bana kızgınlar.”
Bu onu endişelendirmiş gibi gözükmedi. “Atlatırlar.”
“Seni geri vermeyebilirim ama.” Dürüst olmaya mı, yoksa dalga geçmeye mi
çalıştığımı bilmiyordum bile. Onun yakınında olunca düşüncelerime anlam
veremiyordum.
Bella yüksek sesle yutkundu.
Yüz ifadesine güldüm. “Kaygılı görünüyorsun.” Bu gerçekten komik
olmamalıydı… Kaygılanmalıydı.
“Hayır.” Kötü bir yalancıydı; sesinin çatlaması da yardımcı olmadı. “Şaşkınım
aslında… Tüm bunların sebebi ne?”
“Sana söyledim,” diye hatırlattım. “Senden uzak durmaya çalışmaktan
yoruldum. O yüzden pes ettim.” Biraz çabayla gülümsememi yerinde tuttum. Bu iyi
gitmiyordu – aynı anda hem dürüst hem de normal davranmak.
“Pes mi ettin?” diye tekrarladı şaşırarak.
“Evet – iyi olmaya çalışmaktan vazgeçtim.” Ve görüşüne göre, normal olmaya
çalışmaktan da vazgeçmiştim. “Artık yapmak istediğimi yapacağım ve işleri kendi
haline bırakacağım.” Bu yeterince dürüsttü. Bencilliğimi görmesine izin ver. Bunun
onu uyarmasına da.
“Beni yine kaybettin.”
Durumun böyle olmasına sevinecek kadar bencildim. “Seninle konuşurken
hep çok şey söylüyorum – problemlerden biri bu.”
Kalanıyla karşılaştırılınca oldukça önemsiz bir problem.
“Merak etme,” diye güvence verdi bana. “Hiçbirini anlamıyorum.”
İyi. O zaman kalacaktı. “Ben de buna güveniyorum zaten.”
“O zaman, şimdi arkadaş mıyız?”
Düşündüm. “Arkadaş…” diye tekrarladım. Kulağa geliş biçimini
beğenmemiştim. Yeterli değildi.
“Ya da değil,” diye mırıldandı utanmış gözükerek.
Onu o kadar sevmediğimi mi düşünmüştü?
Gülümsedim. “Deneyebiliriz sanırım; ama seni uyarıyorum, ben senin için iyi
bir arkadaş değilim.”
Cevabını bekledim, ikiye bölünerek – sonunda duyup anlamasını diledim,
eğer anlarsa ölebileceğimi düşündüm. Ne kadar duygusal. Bu derece insana
dönüşüyordum.
Kalp atışları hızlandı. “Bunu çok söylüyorsun.”
“Evet, çünkü beni dinlemiyorsun,” dedim yine çok gergin bir şekilde. “Hala
inanmanı bekliyorum. Eğer zekiysen benden kaçarsın.”
Ah; ama eğer denerse kaçmasına izin verir miydim?
Gözleri kısıldı. “Sanırım zeka düzeyimle ilgili fikrini de açıklığa
kavuşturdun.”
Neyi kastettiğinden emin değildim; ama kazara onu gücendirdiğimi tahmin
ederek özür dilercesine gülümsedim.
“O zaman,” dedi yavaşça. “Ben… akıllı olmadığım sürece, arkadaş olmayı
deneyecek miyiz?”
“Kulağa doğru geliyor.”
Elindeki limonata şişesine dalgınlıkla baktı.
Eski merak bana işkence etti.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum – sonunda bunu sesli sorabilmek büyük
bir rahatlıktı.
Bana baktı ve yanakları açık pembe renge gelirken soluk alıp verişi hızlandı.
Havadan bunu tadarak derin bir nefes aldım.
“Senin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Panik vücudumdan geçerken, gülümsememi yerinde tutup yüz hatlarımı
olduğu şekilde kilitledim.
Tabii ki bunu merak ediyordu. Aptal değildi. Bu kadar açık bir şeyin farkında
olmamasını umamazdım.
“Şansın yaver gidiyor mu?” diye sordum sesi tonumu olabilecek en normal
düzeyde tutarak.
“Pek değil.”
Ani rahatlıkla güldüm. “Teorilerin neler?”
Ne sonuca varmış olursa olsun, gerçekten daha kötü olamazdı.
Yanakları parlak kırmızıya döndü ve bir şey söylemedi. Havada bunun
sıcaklığını hissedebiliyordum.
İkna edici ses tonumu kullanmayı denedim, insanlar üzerinde işe yarıyordu.
“Bana söylemez misin?” Cesaret verici şekilde gülümsedim.
Kafasını salladı. “Çok utanç verici.”
Off. Bilmemek her şeyden kötüydü. Tahminleri niye onu utandırıyordu?
Dayanamıyordum.
“Bu gerçekten sinir bozucu, biliyor musun?”
Şikayetim onda bir şeyi ateşledi. Gözlerinde aniden şimşekler çaktı ve
kelimeler dudaklarından normalden daha hızlı döküldü.
“Hayır. Bunun niye rahatsız edici olduğunu hayal edemiyorum. Bütün bu
zaman boyunca geceleri senin uykularını kaçırma amaçlı üstü kapalı laflar söyleyen
birine, senin düşüncelerini söylememen niye sinir bozucu olsun ki?”
Haklı olduğunu anladığımda üzülüp, kaşlarımı çattım. Adil
davranmıyordum.
Devam etti. “Ya da, diyelim ki o kişi pek çok garip şey yaptı – imkansız
koşullar altında hayatını kurtarmaktan, ertesi gün sana toplum dışı biriymişsin gibi
davranmaya kadar… ve söz verdikten sonra bile bunların hiçbirini açıklamadı.
Bunlar da gerçekten hiç sinir bozucu değil, değil mi?”
Bu şimdiye kadar yaptığını duyduğum en uzun konuşmaydı ve bana listeme
eklemek üzere yeni bir nitelik verdi.
“Biraz sinirli birisin değil mi?”
“Çifte standartlardan hoşlanmıyorum.”
Tabii ki, sinirinde bile, tamamen adildi.
Onun yanında nasıl herhangi bir doğru şey yapabileceğimi düşünerek
Bella’ya baktım, Mike Newton’ın kafasındaki sessiz bağırış dikkatimi dağıtana
kadar.
O kadar hiddetliydi ki gülmemi sağladı.
“Ne?” diye sordu.
“Erkek arkadaşın seni rahatsız ettiğimi düşünüyor – gelip kavgamızı ayırıp
ayırmama konusunda kendisiyle tartışıyor.” Denemesini görmeyi çok isterdim.
Tekrar güldüm.
“Kimden bahsettiğini bilmiyorum.” dedi buz gibi bir sesle. “Ama her
halükarda yanıldığından eminim.”
Onu sahiplenmeyişinden çok keyif aldım.
“Ben değilim. Sana söyledim, pek çok insanı okumak kolaydır.”
“Benim dışımda tabii ki.”
“Evet, senin dışında.” Her şeyin istisnası olmak zorunda mıydı? Şimdi
uğraşmak zorunda kaldığım her şey düşünülürse, zihninden en azından bir şey
duysam daha adil olmaz mıydı? Çok şey mi istiyordum? “Niye olduğunu merak
ediyorum.”
Gözlerine baktım, tekrar deneyerek.
Uzağa baktı. Limonatasını açtı ve gözleri masada, bir yudum aldı.
“Aç değil misin?” diye sordum.
“Hayır.” Aramızdaki boş masaya baktı. “Sen?”
“Hayır, değilim.” dedim. Kesinlikle değildim.
Dudaklarını bükerek masaya baktı. Bekledim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:06 pm

“Bana bir iyilik yapabilir misin?” diye sordu aniden tekrar bana bakarak.
Benden ne isteyecekti? Söylemeye iznim olmayan gerçeği – hiç öğrenmesini
istemediğim gerçeği – sorar mıydı?
“Bu ne istediğine bağlı.”
“Çok bir şey değil.” diye söz verdi.
Yine merakla bekledim.
“Merak ediyordum da…” dedi yavaşça, limonata şişesine bakıp serçe
parmağını kapağın etrafında gezdirirken. “Acaba bir daha beni kendi iyiliğim için
görmezden gelmeye karar verdiğin zaman beni uyarabilir misin? Böylece kendimi
hazırlayabilirim.”
Uyarı mı istiyordu? O zaman tarafımdan görmezden gelinmek mutlaka kötü
bir şey olmalıydı… Gülümsedim.
“Kulağa adil geliyor.” diye kabul ettim.
“Teşekkürler.” dedi yukarı bakarak. Yüzü o kadar rahatlamış görünüyordu ki
kendi rahatlamama gülmek istedim.
“O zaman karşılığında bir cevap alabilir miyim?” diye sordum umutla.
“Bir tane.”
“Bana bir teorini söyle.”
Kızardı. “O değil.”
“Sınır koymadın, sadece bana bir cevap için söz verdin.”
“Ve sen de sözünde durmadın.”
Beni burada yakalamıştı.
“Sadece bir teori – gülmeyeceğim.”
“Evet güleceksin.” Bununla ilgili herhangi bir şeyin komik olabileceğini hayal
edemememe rağmen çok emin gözüküyordu.
İkna edici olmayı bir daha denedim. Gözlerinin derinliklerine baktım – zaten
çok derin oldukları için kolaydı – ve fısıldadım. “Lütfen?”
Gözlerini kırpıştırdı ve yüzü ifadesizleşti.
Pekala, bu üzerinde çabaladığım tepki değildi.
“Ee, ne?” diye sordu. Başı dönmüş gibi görünüyordu. Ne sorunu vardı?
Ama henüz pes etmiyordum.
“Lütfen bana sadece bir küçük teorini söyle,” diye rica ettim, gözlerine
bakarak, yumuşak ve korkutucu olmayan sesimle.
Beni şaşırtıp tatmin ederek, sonunda işe yaradı.
“Iı, peki, radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılmış olabilir misin?”
Çizgi romanlar? Güleceğimi düşünmesine şaşmamalıydı.
“Pek de yaratıcı değildi” dedim, rahatlığımı gizlemeye çalışarak.
“Üzgünüm, elimde sadece bu var.”
Bu beni daha da çok rahatlattı. Onunla tekrar dalga geçebilirdim.
“Yaklaşamadın bile.”
“Örümcekler yok mu?”
“Hayır.”
“Ve radyoaktivite?”
“Hiç.”
“Tüh.” diye iç çekti.
“Kriptonit beni rahatsız da etmiyor” dedim çabucak – ısırıklarla ilgili bir şey
sormadan önce – ve sonra gülmek zorunda kaldım çünkü bir süper kahraman
olduğumu düşünüyordu.
“Gülmemen gerekiyordu hatırladın mı?”
Dudaklarımı birbirine yapıştırdım.
“Önünde sonunda bulacağım.” dedi.
Ve bulduğunda, kaçacaktı.
“Keşke denemesen.” dedim bütün alaycılığım giderek.
“Çünkü…?”
Ona dürüstlük borçluydum. Yine de sözlerimin daha az tehditkâr çıkması için
gülümsemeye çalıştım. “Ya bir süper kahraman değilsem? Ya ben kötü
adamlardansam?”
Gözleri biraz büyüdü ve dudakları hafifçe aralandı. “Ah,” dedi. Ve bir saniye
geçtikten sonra “Anlıyorum.” dedi.
Beni sonunda duymuştu.
“Anlıyor musun?” diye sordum ıstırabımı saklamaya çalışarak.
“Sen tehlikeli misin?” Soluğu hızlandı ve kalbi yarıştı.
Cevap veremedim. Bu onunla son anım mıydı? Şimdi kaçar mıydı? Gitmeden
önce ona, onu sevdiğimi söyleyebilir miydim? Yoksa bu onu daha çok mu
korkuturdu?
“Ama kötü değilsin,” diye fısıldadı duru gözlerinde hiç korku olmadan
kafasını sallayarak. “Hayır, kötü olduğuna inanmıyorum.”
“Yanılıyorsun.”
Tabii ki kötüydüm. O beni hak ettiğimden daha iyi düşünüyor diye şimdi
keyif almıyor muydum? Eğer iyi biri olsaydım, ondan uzak dururdum.
Elimi masanın karşısına uzatıp limonata şişesini aldım. Aniden yakınında
olan elimden geri çekilmedi. Benden gerçekten korkmuyordu. Daha değil.
Kapağı bir topaç gibi döndürüp, Bella’nın yerine onu izledim. Düşüncelerim
kargaşa içindeydi.
Kaç Bella, kaç. Kendime sözleri yüksek sesle söyletemedim.
Ayaklarının üzerine zıpladı. Tam ben bir şekilde sessiz uyarımı duyduğundan
endişelenmeyi başlamışken “Geç kalacağız.” dedi.
“Ben sınıfa gitmeyeceğim.”
“Niye?”
Çünkü seni öldürmek istemiyorum. “Arada sırada dersleri asmak sağlıklıdır.”
Açık olmak gerekirse, vampirlerin, insan kanı döküleceği günlerde okulu
asması sağlıklıydı. Bay Banner bugün kan grubu ölçümü yapacaktı. Alice sabahki
dersini asmıştı.
“Peki, ben gidiyorum.” dedi. Bu beni şaşırtmadı. Sorumluluk sahibiydi – her
zaman doğru şeyi yapıyordu.
Benim tam tersimdi.
“Sonra görüşürüz o zaman,” dedim yine normal gözükmeye çalışıp dönen
kapağa bakarak. Ve, bu arada sana tapıyorum… korkunç, tehlikeli şekillerde.
Tereddüt etti ve bir anlığına benimle kalacağını umdum; ama zil çaldı ve
aceleyle gitti.
Gözden kaybolana kadar bekledim ve sonra kapağı cebime koydum – bu en
önemli konuşmamızdan bir hatıra – ve yağmurun içine arabama doğru ilerledim.
En sevdiğim sakinleştirici CD’yi koydum – o ilk gün dinlediğim CD – ama
Debussy’nin notalarını uzun süre duymadım. Kafamda başka notalar çalıyordu,
hoşuma giden ve ilgimi çeken bir melodinin parçaları. Teybi kapatıp kafamdaki
müziği dinledim, çarpıcı bir armoniye gelişene kadar çaldım. İçgüdüsel olarak,
parmaklarım havadaki hayali piyano tuşları üzerinde hareket ediyordu
Dikkatim bir iç ıstırap dalgası tarafından çekildiğinde, yeni bir beste gerçekten
geliyordu.
İleri doğru baktım.
Bayılacak mı? Ne yapacağım? diye düşündü Mike panikle.
Yüz yarda ileride, Mike Newton Bella’nın yumuşak vücudunu kaldırıma
doğru alçaltıyordu. Islak betona tepkisizce çöktü, gözleri kapalıydı, rengi bir ceset
kadar griydi.
Neredeyse arabanın kapısını sökecektim.
“Bella?” diye bağırdım.
Adını haykırdığımda cansız yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Bütün vücudum buzdan daha da çok soğuk hale geldi.
Sinirle düşüncelerini gözden geçirirken Mike’ın kızgın şaşkınlığının
farkındaydım. Sadece bana karşı öfkesini düşünüyordu, o yüzden Bella’nın ne
sorunu olduğunu öğrenemedim. Eğer ona zarar vermişse, Mike’ı yok ederdim.
“Sorun ne – incindi mi?” diye sordum düşüncelerini odaklamaya çalışarak.
İnsan adımlarıyla yürümek zorunda olmak delirticiydi. Yaklaşırken dikkati üzerime
çekmemeliydim.
Sonra kalbinin atışını ve düzenli nefes alıp verişini duydum. Onu izlerken,
gözlerini daha da sıkı kapattı. Bu paniğimin bir kısmını yok etti.
Mike’ın zihninden hızla geçen anıları gördüm, Biyoloji sınıfından resimler.
Bella’nın yüzü masamızdayken, beyaz teni yeşile dönerken. Beyaz kartların üzerinde
kırmızı damlalar…
Kan grubu ölçümü.
Olduğum yerde durdum, nefesimi tuttum. Kokusu bir şeydi, akan kanı
tamamen başka bir şey.
“Sanırım bayıldı.” dedi Mike, aynı anda hem endişeli ve hem de içerlemiş bir
şekilde. “Ne olduğunu bilmiyorum, parmağını deldirmedi bile.”
Rahatladım ve tekrar nefes aldım. Ah, Mike Newton’ın küçük yarasından
akan kanın kokusunu alabiliyordum. Eskiden, bu beni çekebilirdi.
Mike müdahaleme sinirli bir şekilde yanımda sallanırken Bella’nın yanında
diz çöktüm.
“Bella. Beni duyabiliyor musun?”
“Hayır.” diye inledi. “Git başımdan.”
Rahatlık öyle şiddetliydi ki güldüm. O iyiydi.
“Onu hemşireye götürüyordum.” dedi Mike. “Ama daha ileri gidemedi.”
“Ben onu alırım. Sen sınıfta dönebilirsin.” dedim.
Mike’ın dişleri birbirine kenetlendi. “Hayır. Bunu benim yapmam gerekiyor.”
Burada kalıp o zavallıyla tartışmayacaktım.
Ona dokunmayı gereklilik haline getiren durum nedeniyle, heyecanlı ve
korkak, yarı-minnettar ve yarı-üzgün halde Bella’yı nazikçe kaldırımdan kaldırdım
ve sadece kıyafetlerine dokunarak, vücutlarımız arasında mümkün olduğunca fazla
uzaklık bırakarak onu kollarıma aldım. Onu güvenceye almak için acele ediyordum
– başka kelimelerle, benden uzağa.
Gözleri birden açıldı, afalladı.
Arkamızdan Mike’ın karşı çıkan bağırışını zor duydum.
“Berbat görünüyorsun.” dedim sırıtarak çünkü zayıf mide ve dönmüş baştan
başka hiçbir sorunu yoktu.
“Beni kaldırıma geri bırak.” dedi. Dudakları hala beyazdı.
“Yani, kanın görüntüsünden mi bayıldın?” Daha ironik hale gelebilir miydi?
Gözlerini kapadı ve dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ve kendi kanının bile değil.” diye ekledim, sırıtmam genişleyerek.
Ofisin önündeydik. Kapı bir santim açıktı, tekmeleyerek açtım.
Bayan Cope zıpladı. “Aman Tanrım.” diye soludu kollarımdaki külrengi kızı
gördüğünde.
“Biyolojide bayıldı.” diye açıkladım, hayal gücü kontrolden çıkmadan önce.
Bayan Cope aceleyle hemşirenin ofisinin kapısını açtı. Bella’nın gözleri tekrar
açıldı, kadını izledi. Onu eski püskü yatağa yatırırken hemşirenin şaşkınlığını
duydum. Kollarımdan bıraktığım anda odanın diğer tarafına geçtim. Vücudum çok
heyecanlı, çok istekliydi, kaslarım gergindi ve zehrim akıyordu.
“Sadece bayıldı.” diye güvence verdim Bayan Hammond’a. “Biyoloji’de kan
grubu ölçümü var.”
Başını salladı, anlamıştı. “Her zaman bir tane olur.”
“Biraz yat tatlım.” dedi Bayan Hammond. “Geçecektir.”
“Biliyorum.” dedi Bella.
“Bu sık sık oluyor mu?” diye sordu hemşire.
“Bazen.” diye itiraf etti Bella.
Kahkahamı öksürük olarak yutturmaya çalıştım.
Bu hemşirenin dikkatini çekmeme neden oldu. “Şimdi sınıfa dönebilirsin.”
dedi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:07 pm

Gözlerine baktım ve kusursuz bir güvenle yalan söyledim. “Onunla kalmam
gerekli.”
Hmm. Merak ediyorum da… "Ah, peki." Bayan Hammond başını salladı.
Bu onda gayet iyi işe yaramıştı. Niye Bella bu kadar zor olmak zorundaydı.
“Alnın için biraz buz alıp geliyorum canım.” dedi hemşire, gözlerime
bakmaktan – normal bir insanın olması gerektiği gibi – rahatsız olarak ve odadan
çıktı.
“Haklıydın.” diye inledi Bella gözlerini kapatarak.
Ne kastetmişti? En kötü sonuca zıpladım: uyarılarımı kabul etmişti.
“Genelde öyleyim.” dedim sesimdeki eğlenceyi tutmaya çalışarak; şimdi
ekşiydi. “Ama bu sefer hangi konuda?”
“Dersi asmak sağlıklıdır.” diye iç çekti.
Ah, tekrar rahatlık.
Sonra sessizleşti. Sadece yavaşça nefes alıp verdi. Dudakları pembeye
dönmeye başlıyordu. Biraz uyumsuzlardı, alt dudağı üstle denkleşmek için biraz
kalındı. Dudaklarına bakmak garip hissetmeme neden oldu. Ona yaklaşmak istedim,
ki bu iyi bir fikir değildi.
“Orada bir dakikalığına beni korkuttun.” dedim – sesini tekrar duyabilmek
için diyalogu tekrar başlatarak. “Newton’ın, cesedini ormana gömmek için
sürüklediğini düşündüm.”
“Ha ha” dedi.
“Gerçekten – daha iyi renkli cesetler gördüm.” Bu hakikaten doğruydu.
“Cinayetinin intikamını almak zorunda kalacağım için endişelenmiştim.” ve alırdım
da.
“Zavallı Mike.” diye iç çekti. “İddiasına varım ki çılgına dönmüştür.”
Hiddet beni çarptı; ama çabucak zaptettim. Endişesi sadece acıdığı içindi.
İyiydi. O kadar.
“Benden kesinlikle nefret ediyor.” dedim ona, bu fikirle neşelenerek.
“Bunu bilemezsin.”
“Yüzünü gördüm – söyleyebilirim.”
“Beni nasıl gördün? Dersi astığını sanıyordum.” Yüzü daha iyi gözüküyordu
– yarı saydam teninin altındaki yeşil ton silinmişti.
“Arabamdaydım, CD dinliyordum.”
Yüz ifadesi birden değişti, sanki sıradan cevabım onu bir şekilde şaşırtmış
gibi.
Bayan Hammond elinde buz torbasıyla geldiğinde gözlerini tekrar açtı.
“Sanırım iyiyim.” dedi Bella ve buz torbasını iterken oturdu. Tabii ki.
Kendisiyle ilgilenilmesinden hoşlanmıyordu.
“Bir tane daha var.” dedi Bayan Cope.
Bella ilgi odağı olmaktan kurtulmaya istekli bir şekilde çabucak zıpladı.
“İşte.” dedi buz torbasını Bayan Hammond’a vererek. “Buna ihtiyacım yok.”
Mike Lee Stevens’ı kapıdan içeri soktu. Kan hala Lee’nin elinden akıyordu.
“Ah, hayır. Ofisten çık Bella.”
Şaşkın gözlerle bana baktı.
“Güven bana – çık.”
Döndü ve kapı kapanmadan yakalayıp ofisten aceleyle çıktı. Onu santimler
uzakta takip ettim. Sallanan saçı elimi okşadı.
Bana bakmak için döndü.
“Beni gerçekten dinledin.” Bu bir ilkti.
Küçük burnunu büktü. “Kanın kokusunu aldım.”
Ona şaşkınlıkla baktım. “İnsanlar kan kokusunu alamazlar.”
“Eh, ben alabiliyorum – beni hasta eden de bu. Bakır… ve tuz gibi kokuyor.”
Hala ona bakarken yüzüm dondu.
O gerçekten insan mıydı? İnsan gibi gözüküyordu. İnsan gibi yumuşaktı. İnsan
gibi kokuyordu – daha iyi aslında. İnsan gibi davranıyordu… bir nevi; ama insan
gibi düşünmüyordu ya da cevap vermiyordu.
Başka ne ihtimal vardı?
“Ne?” diye sordu.
“Hiçbir şey.”
O sırada Mike Newton gücenmiş, sert düşünceleriyle bizi odaya girerek bizi
böldü.
“Daha iyi görünüyorsun.” dedi kaba bir şekilde.
Elim ona bazı görgü kurallarını öğretmek isteyerek seğirdi. Kendime dikkat
etmem gerekecekti, yoksa bu iğrenç çocuğu gerçekten öldürecektim.
“Sadece elini cebinde tut.” dedi. Vahşi bir saniyede, bunu bana söylediğini
sandım.
“Artık kanamıyor.” diye cevapladı aksi bir şekilde. “Sınıfa geri dönecek
misin?”
“Dalga mı geçiyorsun? Eğer gidersem sadece geri dönmek zorunda kalırım.”
Bu çok iyiydi. Onunla olan bütün saatimi kaçıracağımı düşünmüştüm; ama
şimdi onun yerine ekstra vakit kazanmıştım. Kendimi hevesli hissettim.
“Evet, sanırım…” diye söylendi. “Ee, bu hafta sonu geliyor musun?
Kumsala?”
Ah, planları vardı. Öfke beni olduğum yerde dondurdu. Bu bir grup gezisiydi
gerçi. Başka öğrencilerin kafasında görmüştüm. Sadece ikisi değildi. Yine de
sinirliydim. Kendimi kontrol etmeye çalışarak hareketsizce tezgaha yaslandım.
“Tabii, geleceğimi söylemiştim.”
Yani ona da evet demişti. Kıskançlık, susuzluktan daha çok acı vererek yaktı.
Hayır, bu bir grup gezisiydi, diye ikna etmeye çalıştım kendimi. Sadece
arkadaşlarla bir gün geçirecekti. Daha fazlası değil.
“Saat onda babamın dükkanında buluşuyoruz.” Ve Cullen davetli DEĞİL.
“Orada olacağım.”
“Beden dersinde görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz.”
Düşünceleri öfkeyle dolu, sınıfa doğru gitti. O ucubede ne buluyor? Tabii, zengin
sanırım. Kızlar onun çekici olduğunu düşünüyor; ama ben bunu göremiyorum. Çok… çok
kusursuz. Bahse girerim ki babası hepsinin üzerinde plastik cerrahi denemeleri yapmış. Bu
yüzden hepsi çok beyaz ve çok güzel. Bu doğal değil. Ve bir nevi… korkunç. Bazen bana
baktığında, beni öldürmeyi düşündüğüne yemin edebilirim… Ucube…
Mike tamamen haksız değildi.
“Beden.” diye tekrarladı Bella sessizce inleyerek.
Ona baktım ve yine bir şey için üzgün olduğunu gördüm. Niye olduğundan
emin değildim; ama Mike ile bir sonraki sınıfına gitmek istemediği açıktı ve ben bu
plana vardım.
Onun yanına gittim ve yüzüne doğru eğildim, teninden yayılan sıcaklığı
dudaklarımda hissedebiliyordum. Nefes almaya cesaret edemedim.
“Bunu halledebilirim.” diye mırıldandım. “Git ve soluk görün.”
Dediğimi yaptı, Bayan Cope odaya girip masasına yerleşirken, arkamdaki
sandalyelerden birine oturup başını duvara dayadı. Gözleri kapalıyken, tekrar
bayılmış gibi görünüyordu. Rengi henüz tamamen dönmemişti.
Sekretere döndüm. Umarım Bella buna dikkat ediyordur, diye düşündüm
alayla. Bir insanın vermesi gereken tepki buydu.
“Bayan Cope?” diye sordum tekrar ikna edici sesimi kullanarak.
Kirpikleri titredi ve kalbi hızlandı. Çok genç, kendini toparla! “Evet?”
Bu ilginçti. Shelly Cope’un nabzı hızlandığında, bu beni fiziksel olarak çekici
bulduğu içindi, korktuğu için değil. İnsan kadınlarının yanında buna alışmıştım…
yine de Bella’nın yarışan kalbi için bu açıklamayı düşünmemiştim.
Bundan oldukça hoşlanmıştım. Çok fazla hatta. Gülümsedim ve Bayan
Cope’un nefes alıp veriş sesi yükseldi.
“Bella’nın bir sonraki dersi Beden Eğitimi ve yeterince iyi hissettiğini
sanmıyorum. Aslında, onu şimdi eve götürmem gerektiğini düşünüyorum. Onu
dersten affedebilir misiniz?” Derinliksiz gözlerine, düşünce aşamasında verdiği
hasardan keyif alarak baktım. Mümkün müydü Bella’nın…?
Bayan Cope cevap vermeden önce sesli şekilde yutkundu. “Senin de özüre
ihtiyacın var mı Edward?”
“Hayır, Bayan Goff’ın dersi, önemsemez.”
Ona pek dikkatimi vermiyordum. Bu yeni ihtimali keşfediyordum.
Hmm. Bella’nın beni diğer insanlar gibi çekici bulduğuna inanmak isterdim;
ama o ne zaman diğer insanlarla aynı tepkileri vermişti ki? Umutlanmamalıydım.
“Tamam, halloldu. Geçmiş olsun Bella.”
Bella zayıfça başını salladı – biraz abartılı rol yaparak.
“Yürüyebilir misin yoksa seni tekrar taşımamı ister misin?” dedim. Yürümek
isteyeceğini biliyordum – aciz olmak istemezdi.
“Yürümeyi tercih ederim.” dedi.
Yine doğru. Bunda gittikçe iyiye gidiyordum.
Bir an dengesini kontrol etmek için tereddüt ederek ayağa kalktı. Kapıyı onun
için açtım ve yağmurun içine yürüdük.
Gözleri kapalı olarak, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle yüzünü hafif
yağmura doğru kaldırmasını izledim. Ne düşünüyordu? Hareketiyle ilgili bir şey
garip gözüküyordu ve çabucak bu pozun niye bana yabancı geldiğini anladım.
Normal insan kızlar çiseleyen yağmura doğru yüzlerini böyle kaldırmazlardı;
normal insan kızlar genelde makyaj yapardı, bu ıslak yerde bile.
Bella hiç makyaj yapmıyordu, yapması da gerekli değildi. Kozmetik sanayisi
onun gibi bir tene sahip olmak için uğraşan kadınlar üzerinden milyarlarca dolar
kazanıyordu.
“Teşekkürler” dedi şimdi bana gülümseyerek. “Beden dersini kaçırmak için
hasta olmaya değer.”
Onunla olan zamanımı uzatmak için neler yapabileceğimi düşünerek
kampüse doğru baktım. “Her zaman.” dedim.
“Sen gidiyor musun? Bu cumartesi, yani?” Sesi umutlu çıkmıştı.
Ah, umudu yatıştırıcıydı. Benimle olmak istiyordu, Mike Newton’la değil. Ve
evet demek istedim; ama düşünecek pek çok şey vardı. Mesela, bu Cumartesi güneş
parlıyor olacaktı…
“Tam olarak nereye gidiyorsunuz?” Sesimi sanki çok bir şey ifade etmiyormuş
gibi sıradan tutmaya çalıştım. Mike kumsal demişti gerçi. Orada güneş ışığından
kaçma şansı pek yoktu.
“La Push’a, First Kumsalı'na.”
Lanet olsun. İmkansızdı o zaman.
Her neyse, zaten Emmett eğer planlarımızı iptal edersem çok sinirlenirdi.
Alayla gülerek ona baktım. “Davet edildiğimi hiç sanmıyorum.”
İç çekti, çoktan pes etmişti. “Demin seni davet ettim.”
“Sen ve ben zavallı Mike’ı bu hafta daha fazla zorlamayalım. Kırılmasını
istemeyiz.” Zavallı Mike’ı kendim kırmayı düşündüm ve bu resimden son derece
büyük bir keyif aldım.
“Ya, Mike” dedi tekrar reddeden bir ifadeyle. Genişçe gülümsedim.
Ve sonra benden uzağa yürümeye başladı.
Hareketim hakkında düşünmeden, uzandım ve onu yağmurluğunun
arkasından yakaladım. Aniden durdu.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?” Beni bırakıp gittiği için neredeyse kızgındım.
Onunla yeterinde vakit geçirmemiştim. Gidemezdi, şimdi değil.
“Eve gidiyorum.” dedi bunun beni sinirlendirmesine şaşırarak.
“Seni eve sağ sağlim götüreceğime dair söz verdiğimi duymadın mı? Bu
durumda sana araba kullandırır mıyım?” Bundan hoşlanmayacağını biliyordum; ama
her halükarda Seattle seyahati için pratik yapmam gerekiyordu, ona o kadar yakın
olup olamayacağımı görmem. Bu daha kısa bir yolculuktu.
“Ne varmış durumumda?” diye sordu. “Ve kamyonetim ne olacak?”
“Alice okuldan sonra evine bırakır.” İleri yürümenin onun için yeterince zor
olduğunu bildiğim için, onu arabama doğru yavaşça çektim.
“Bırak gideyim!” dedi, yolunu değiştirirken neredeyse düşüyordu. Yakalamak
için bir elimi uzattım; ama gerek kalmadan kendini doğrulttu. Ona dokunmak için
bahane arıyor olmamalıydım.
Onu arabanın yanında bıraktığımda kapıya takıldı. Denge problemi
düşünülürse, daha dikkatli olmak gerekliydi.
“Çok ısrarcısın!”
“Kapı açık.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:07 pm

Kendi tarafıma bindim ve arabayı çalıştırdım. Yağmur hızlanmasına ve soğuk
ile ıslağı sevmediğini bilmeme rağmen, vücudunu hala dışarıda, dik tuttu. Su gür
saçlarını sırılsıklam ediyor, neredeyse siyah olacak kadar koyulaştırıyordu.
“Tamamen kendimi eve götürebilecek durumdayım!”
Tabii ki öyleydi – sadece, ben onun gitmesine izin verecek durumda değildim.
Penceresini aşağıya indirdim ve ona doğru eğildim. “İçeri gir Bella.”
Gözleri kısıldı ve kendi kendine koşarak kaçıp kaçmamayı tartıştığını tahmin
ettim.
“Seni geri sürüklerim.” dedim, gerçekten bunu kastettiğimi anladığında
yüzündeki hayal kırıklığıyla eğlenerek.
Çenesi havada, kapıyı açtı ve arabaya bindi. Saçından deriye su damladı ve
botları gıcırdadı.
“Bu tamamen gereksiz.” dedi soğukça. Gücenikliğinin altında utanmış
olduğunu düşündüm.
Rahatsız olmasın diye ısıtıcıyı açtım ve müziği iyi bir arka plan seviyesine
ayarladım. Gözümün kenarından onu izleyerek arabayı çıkışa doğru sürdüm. Alt
dudağı inatçı bir şekilde çıkıntılık yapıyordu. Bana nasıl hissettirdiğini düşünerek
bunu izledim…
Aniden teybe baktı ve gözleri büyüyerek gülümsedi. “Clair de Lune?” diye
sordu.
Bir klasik hayranı? “Debussy’yi biliyor musun?”,
“Pek iyi değil.” dedi. “Annem evde çok fazla klasik müzik çalar – sadece
favorilerimi biliyorum.”
“Bu benim de favorilerimden biri.” Bunu düşünerek gözlerimi yağmura
diktim. Gerçekten o kızla bir ortak noktamız vardı. Her yönden zıt olduğumuzu
düşünmeye başlamıştım.
Yağmura benim gibi görmeyen gözlerle bakarken daha çok rahatlamış gibi
gözüküyordu. Anlık dikkat dağınıklığını nefes almayı denemek için kullandım.
Burnumdan dikkatlice soludum.
Şiddetli.
Direksiyonu daha sıkı kavradım. Yağmur onun daha güzel kokmasını
sağlamıştı. Bunun mümkün olduğunu hiç düşünmemiştim. Aptalca bir şekilde,
birden bire tadını hayal ediyordum.
Boğazımdaki alevlere karşı yutkunmayı ve başka bir şey düşünmeyi denedim
“Annen nasıl biri?” diye sordum dikkatimi dağıtmak için.
Bella gülümsedi. “Bana çok benzer; ama benden daha güzel.”
Bundan şüpheliydim.
“Benim içimde çok fazla Charlie var.” diye devam etti. “Annem benden daha
dışa dönük ve daha cesur.”
Bundan da şüpheliydim.
“Sorumsuz ve biraz acayip ve tahmin edilemez bir aşçı. O benim en iyi
arkadaşım.” Sesi melankolikleşti; alnı kırıştı.
Yine, bir çocuktan çok, ebeveyn gibi konuşmuştu.
Nerede yaşadığını bilip bilmemem gerektiğini çok geç düşünürken, evinin
önünde durdum. Hayır, bu böyle küçük bir kasabada şüphe çekmezdi.
“Kaç yaşındasın Bella?” Sınıf arkadaşlarından daha büyük olmalıydı. Belki
okula geç başlamıştı, ya da geride kalmıştı… bu pek mümkün değildi gerçi.
“On yedi yaşındayım.” diye cevapladı.
“On yedi gibi gözükmüyorsun.”
Güldü.
“Annem hep otuz beş yaşında doğduğumu ve her geçen yıl daha da orta yaşlı
birine dönüştüğümü söyler.” Tekrar güldü ve sonra iç çekti. “Birinin yetişkin olması
gerek.”
Bu beni aydınlatmıştı. Artık görebiliyordum… sorumsuz anne Bella’nın
olgunluğunu açıklamaya yardım etmişti. Bakıcı olmak için erken büyümesi
gerekmişti. Kendisiyle ilgilenilmesini sevmemesinin sebebi buydu – bunun kendi işi
olduğunu hissediyordu.
“Sen de bir lise öğrencisi için küçük gözükmüyorsun.” dedi, beni
dalgınlığımdan uyandırarak.
Yüzümü buruşturdum. Onunla ilgili farkında vardığım her şey için, o da çok
fazla şey fark ediyordu. Konuyu değiştirdim.
“Annen niye Phil’le evlendi?”
Cevap vermeden önce bir dakika tereddüt etti. “Annem… kendi yaşına göre
çok genç. Phil’in ona daha da genç hissettirdiğini düşünüyorum. Nasıl oluyorsa,
annem onun için deli oluyor.” Başını anlayışla salladı.
“Onaylıyor musun?” dedim merakla.
“Fark eder mi?” diye sordu. “Onun mutlu olmasını istiyorum… ve Phil onun
istediği kişi.”
Karakteriyle ilgili öğrendiklerime çok iyi uymasaydı, yorumundaki özveri
beni şok ederdi.
“Bu çok asilce… Merak ediyorum da…”
“Ne?”
“Acaba annen de sana inceliği gösterir miydi? Seçimin ne olursa olsun?”
Bu gülünç bir soruydu ve sorarken sesimi sıradan tutamamıştım. Birinin beni
kızı için onaylayacağını düşünmek bile ne kadar aptalcaydı. Bella’nın beni seçeceğini
düşünmek bile ne kadar aptalcaydı.
“Sa-sanırım.” diye kekeledi bakışıma bir şekilde tepki vererek. Korku… ya da
çekim?
“Ama sonuçta ebeveyn olan o. Bu biraz farklı.” diye bitirdi.
Alayla gülümsedim. “Seçtiğin kişi korkunç olmasın o zaman.”
Bana sırıttı. “Korkunç derken neyi kastediyorsun? Her yerinde küpeler ve
kocaman dövmeler olan biri mi?”
“Sanırım tanımlardan biri bu.” Benim aklımdakine göre çok tehlikesiz bir
tanım.
“Senin tanımın ne?”
Her zaman yanlış soruları soruyordu ya da belki tamamen doğru soruları.
Cevap vermek istemediklerimi, her nasılsa.
“Sence ben korkunç olabilir miyim?” diye sordum, biraz gülümsemeye
çalışarak.
Ciddi bir sesle cevap vermeden önce düşündü. “Hmm… Bence olabilirsin, eğer
istersen.”
Ben de ciddiydim. “Şimdi benden korkuyor musun?”
Bu seferkini düşünmeden, anında cevapladı. “Hayır.”
Daha kolaylıkla gülümsedim. Tamamen gerçeği söylediğini
düşünmüyordum; ama gerçekten yalan söylediğini de. En azından gitmek isteyecek
kadar korkmuyordu. Eğer bu konuşmayı bir vampirle yaptığını söyleseydim nasıl
hissedeceğini merak ettim. Hayali tepkisinden korktum.
“O zaman, şimdi sen de bana kendi ailenden bahsedecek misin? Mutlaka
benimkinden daha ilginç bir hikaye olmalı.”
En azından daha korkutucu.
“Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordum ihtiyatla.
“Cullen’lar seni evlatlık mı aldılar?”
“Evet.”
Tereddüt etti, sonra alçak bir sesle konuştu. “Annene ve babana ne oldu?”
Bu çok zor değildi; ona yalan söylemek zorunda bile kalmayacaktım. “Çok
uzun zaman önce öldüler.”
“Üzgünüm.” diye mırıldandı, beni incitmekten endişelenerek.
Benim için endişeleniyordu.
“Onları pek iyi hatırlamıyorum.” diye güvence verdim. “Carlisle ve Esme
uzun zamandır benim annem ve babam.”
“Ve onları seviyorsun.”
Gülümsedim. “Evet. Daha iyi iki kişi düşünemiyorum.”
“Çok şanslısın.”
“Biliyorum.” Bir konuda, ebeveyn konusunda olan şansım inkar edilemezdi.
“Ve kardeşlerin?”
Eğer daha fazla ayrıntı için zorlamasına izin verirsem, yalan söylemek
zorunda kalacaktım. Saate bir bakış attım ve onunla olan vaktimin bittiğini görünce
hevesim kırıldı.
“Kardeşlerim, eğer yağmurun altında beni beklemek zorunda kalırlarsa
oldukça sinirlenecekler.”
“Ah, affedersin. Sanırım gitmen gerekli.”
Hareket etmedi. Birlikte olan zamanımızın bitmesini o da istemiyordu.
Bundan çok, çok hoşlandım.
“Muhtemelen Şef Swan eve gelmeden önce kamyonetini istersin, böylece ona
Biyoloji olayını anlatmana gerek kalmaz.” Kollarımdaki utancını hatırlayınca sırıttım.
“Çoktan duyduğuna eminim. Forks’ta hiçbir şey gizli kalmaz.” Kasabanın
adını hoşlanmayarak söyledi.
Sözlerine güldüm. Hiçbir şey gizli kalmaz, tabii. “Kumsalda iyi eğlenceler.”
Uzun sürmeyeceğini bilerek, gittikçe zayıflayan yağmura baktım ve normalden çok
daha fazla devam etmesini diledim. “Güneşlenmek için uygun bir hava.” Eh,
cumartesiye kadar olacaktı. Bundan keyif alırdı.
“Seni yarın görmeyecek miyim?”
Ses tonundaki üzüntü beni memnun etti.
“Hayır. Emmett ve ben hafta sonuna erken başlıyoruz.” Şimdi, plan yaptığım
için kendime kızgındım. Onları bozabilirdim… ama bu noktada çok fazla avlanmak
diye bir şey yoktu ve ailem ne kadar takıntılı hale dönüştüğümü belli etmeden de
davranışlarımdan yeterince endişeleneceklerdi.
“Ne yapacaksınız?” diye sordu, sesi mutlu değildi
İyi.
“Keçi Kayalıkları Bölgesi’nde yürüyüşe gideceğiz, Rainier’in güneyinde.”
Emmett ayı sezonu için istekliydi.
“Ah, iyi eğlenceler.” dedi gönülsüzce. İsteksizliği beni tekrar memnun etti.
Ona bakarken, geçici bir vedanın düşüncesi dahi neredeyse işkence çekmeme
neden oldu. Çok yumuşak ve kolay incinir biriydi. Onun gözümün önünden,
başında her şeyin gelebileceği bir yere gitmesine izin vermek çılgıncaydı ama yine
de, başına gelebilecek en kötü şeyler, benimle birlikte olmasının sonucu olurdu.
“Bu hafta sonu benim için bir şey yapabilir misin?” diye sordum ciddi bir
şekilde.
Kafasını salladı, gözleri şaşkındı.
Hafif tut.
“Alınma; ama sen, şu belayı mıknatıs gibi çeken insanlara benziyorsun. O
yüzden… okyanusa düşmemeye ya da bir şeylere çarpmamaya çalış olur mu?”
Gözlerimdeki hüznü görmemesini umarak ona gülümsedim. Orada başına ne
gelebilecek olursa olsun, ben uzakta olduğum için çok fazla iyi olmamasını ne kadar
da çok diliyordum.
Kaç Bella, kaç. Senin ya da benim iyiliğim için, seni çok fazla seviyorum.
Alayıma gücendi. Öfkeyle bana baktı. “Elimden geleni yaparım.” dedi ve
kapıyı arkasından çarpabileceği en büyük kuvvetle çarparak yağmurun içine zıpladı.
Tıpkı kaplan olduğuna inanan öfkeli bir kedi yavrusu gibi.
Ceketinin cebinden yeni aldığım anahtarı kavradım ve arabayla uzaklaşırken
gülümsedim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:08 pm

7. Melodi


Okula geri döndüğümde beklemek zorunda kaldım. Son saat henüz bitmemişti. Bu
iyiydi, çünkü düşünmem gereken şeyler vardı ve yalnız zamana ihtiyaç
duyuyordum.
Kokusu arabadan gitmemişti. Pencereleri kapalı tutup bana hücum etmesine
izin verdim ve boğazımdaki alevlere alışmaya çalıştım.
Cazibe.
Bu düşünülmesi problemli bir konuydu. Çok farklı yanlar, çok farklı anlam ve
seviyeler. Aşkla aynı şey değildi; ama içinden çıkılamayacak şekilde bağlıydı.
Bella’yı cezbedip cezbetmediğime dair hiçbir fikrim yoktu. (Zihinsel sessizliği
ben delirene kadar daha da sinir bozucu olmaya devam mı edecekti, yoksa sonunda
erişeceğim bir sınır var mıydı?)
Fiziksel tepkilerini diğerleriyle – Jessica ve sektreter gibi – karşılaştırmayı
denedim; ama bir sonucu yoktu. Aynı işaretler – kalp atışında ve soluk alıp verişte
değişiklikler – ilgi anlamına geldiği gibi, kolaylıkla korku, şok ya da gerginlik
anlamına da gelebilirdi. Bella’nın bir zamanlar Jessica Stanley’nin sahip olduğu
düşünceleri paylaşabilmesi mümkün değildi. Sonuçta o, tam olarak ne olduğunu
bilmese de benimle ilgili bir yanlışlık olduğunu biliyordu. Buz tenime dokunmuştu
ve elini anında soğuktan çekmişti.
Yine de, o fantezilerin beni iğrendirdiğini hatırladığımda; ama bu sefer
Jessica’nın yerinde Bella’yla hatırladığımda…
Daha hızlı nefes alıyordum ve ateş boğazımı tırmalıyordu.
Ya beni kollarım narin vücuduna dolanmış halde hayal eden Bella olsaydı?
Onu göğsüme doğru sıkıca yaklaştırıp elimle çenesinin altını kavradığımı? Kızaran
yüzünden saçlarının gür perdesini okşayarak çektiğimi? Parmak uçlarımla dolgun
dudaklarının şeklini takip ettiğimi? Yüzümü onunkine doğru, dudaklarımda
nefesinin sıcaklığını hissedebilecek kadar eğdiğimi? Daha yaklaştığımı…
Ama sonra hayalden kaçındım, Jessica bunları hayal ettiğinde olduğu gibi,
eğer ona o kadar yaklaşırsam olacakları bilerek…
Cazibe imkansız bir ikilemdi, çünkü Bella beni çoktan en kötü şekilde
cezbetmişti.
Bella’nın bana bir kadının bir erkeğe olduğu şekilde çekilmesini istiyor
muydum?
Bu yanlış soruydu. Doğru soru, Bella’nın bana bu şekilde çekilmesini istemeli
miyim’di, cevap da hayırdı, çünkü insan bir erkek değildim ve bu onun için doğru
değildi.
Varlığımın her zerresiyle normal bir erkek olabilmek için yanıp tutuştum,
böylece hayatını tehlikeye atmadan onu kollarıma alabilirdim. Böylece kendi
hayallerimi kurabilirdim, sonunda onun kanının ellerimi kaplamadığı, gözlerimde
parlamadığı hayaller…
Onun peşinden koşmamın bir savunması yoktu. Ona dokunmayı bile göze
alamadığımda, nasıl bir ilişki teklif edebilirdim ki?
Başımı ellerimin arasına aldım.
Çok daha kafa karıştırıcıydı, çünkü hayatım boyunca hiç bu kadar insan gibi
hissetmemiştim – hatırlayabildiğim kadarıyla, insanken bile. İnsan olduğum
zamanlar, düşüncelerim askerliğin görkemine dönüktü. Büyük Savaş gençliğimde
patlak vermişti ve salgın vurduğunda on sekizinci doğum günüme sadece dokuz ay
vardı… O insan yıllarından sadece belirsiz izler kalmıştı, bulutlu anılar geçen her
onyılla solmuştu. En berrak olarak annemi hatırlıyordum ve yüzünü düşündüğümde
eskiden kalma bir sızı hissediyordum. İstekle koştuğum gelecekten ne kadar nefret
ettiğini, her gece dua ederek akşam yemeklerinde ‘korkunç savaş’ın bitmesine dair
isteğini dile getirdiğini hayal meyal hatırlıyordum… Başka bir hasrete dair anım
yoktu. Annemin sevgisinin dışında bana kalmayı diletmiş hiçbir sevgi yoktu…
Bu benim için tamamen yeniydi. Düşünecek hiçbir paraleli, yapılacak hiçbir
karşılaştırması yoktu.
Bella’ya hissettiğim aşk saf olarak ortaya çıkmıştı; ama şimdi sular
çamurlanmıştı. Ona dokunabilmeyi çok istemiştim. O da aynısını hissetmiş miydi?
Fark etmez, diye ikna etmeye çalıştım kendimi.
Beyaz ellerime baktım, sertliklerinden, soğukluklarından, insansı olmayan
güçlerinden nefret ederek...
Kapı açıldığında yerimden sıçradım.
Ha. Hazırlıksız yakalandın. Bu bir ilk, diye düşündü Emmett yerine yerleşirken.
“Bahse girerim ki Bayan Goff uyuşturucu kullandığını düşünüyor, son zamanlarda
çok tuhafsın. Bugün neredeydin?”
“Ben… yararlı işler yapıyordum.”
Ha?
Güldüm. “Hastayla ilgilenmek gibi bir şey.”
Bu kafasını daha da çok karıştırdı; ama sonra arabadaki kokuyu içine çekti.
“Ah. Yine o kız mı?”
Yüzümü buruşturdum.
Bu gittikçe garipleşiyor.
“Bir de bana sor.” diye söylendim.
Kokuyu tekrar içine çekti. “Hmm. Oldukça hoş bir kokusu var değil mi?”
Sözlerini daha bitirmeden istemsiz bir tepki olarak dudaklarımın arasından
bir hırlama çıktı.
“Sakin ol çocuk, sadece söylüyorum.”
Sonra diğerleri geldi. Rosalie kokuyu anında fark etti ve sinirini atlatamamış
halde bana öfkeyle baktı. Probleminin ne olduğunu merak ediyordum; ama ondan
duyabildiğim tek şey bir hareket dizisiydi.
Jasper’ın tepkisinden de hoşlanmamıştım. Emmett gibi o da Bella’nın
çekiciliğini fark etmişti. Koku, ikisine de bana geldiğinin binde biri çekici değildi;
ama yine de kanının onlara tatlı gelmesi beni üzdü. Jasper iyi bir kontrole sahip
değildi.
Alice yanıma geldi ve Bella’nın kamyonetinin anahtarını almak için elini
uzattı.
“Sadece yaptığımı gördüm.” dedi. “Bana nedenlerini söylemen gerekecek.”
“Bu o anlama gelmiyor–”
“Biliyorum, biliyorum. Bekleyeceğim. Çok uzun sürmeyecek.”
İç çekip anahtarı verdim.
Onu Bella’nın evine kadar takip ettim. Yağmur milyonlarca küçük çekiç gibi
iniyordu, o kadar yüksek sesliydi ki belki Bella’nın insan kulakları kamyonetin
motorunu duymamıştı. Penceresini izledim; ama bakmak için çıkmadı. Belki orada
değildi. Duyulacak hiçbir düşünce yoktu.
Onu kontrol etmek için yetecek kadar bile duyamamam beni üzdü – mutlu
olduğundan emin olmak için, güvende olduğundan en azından.
Alice arkaya bindi ve eve doğru hızlandık. Yollar boştu, o sayede sadece
birkaç dakika aldı. Eve geldik ve hepimiz kendi ayrı eğlencelerimize gittik.
Emmett ve Jasper sekiz tahtanın birleşiminden oluşan bir tahtayla, kendi
karmaşık kurallarıyla oynadıkları ayrıntılı satrancın ortasındaydılar. Oynamama izin
vermezlerdi, artık benimle sadece Alice oyun oynuyordu.
Alice onların olduğu köşedeki bilgisayarına gitti ve monitörün çalıştığını
duydum. Rosalie’nin elbise dolabı için yeni bir moda tasarımı üzerinde çalışıyordu;
ama Rosalie bugün arkasında durup Alice’in eli dokunmatik ekranda (Carlisle ile
ben sistemle biraz oynamak zorunda kalmıştık, çünkü bu ekranların çoğu ısıya yanıt
veriyordu) dolaşırken onu kesim ve renklerle ilgili yönlendirmeye gitmemişti. Onun
yerine asık bir suratla kanepeye yayılmış, hiç durmadan ve saniyede yirmi kanal
değiştirerek zap yapıyordu. Garaja gidip BMW’sini tekrar düzenleyip
düzenlememeye karar vermeye çalıştığını duyabiliyordum.
Esme üst kattaydı, mavi basma kumaşlarla çalışıyordu.
Bir süre sonra Alice kafasını duvara dayadı ve ağzıyla sırtı ona dönük oturan
Emmett’in gelecek hamlelerini, rakibinin en sevdiği atını yüzünde sakin bir ifadeyle
alan Jasper’a söylemeye başladı.
Ve ben, uzun zamandan beri ilk defa – o kadar uzun ki utanç duydum –
girişin yanındaki zarif, büyük piyanonun başına oturdum. Sesi kontrol etmek için
elimi nazikçe tuşların üzerinde gezdirdim. Akort hala mükemmeldi.
Üst katta, Esme yaptığı şeyi bıraktı ve başını kaldırdı.
Bugün arabada ortaya çıkan ezginin başını çaldım, sesinin hayal ettiğimden
daha iyi çıkması beni memnun etti.
Edward tekrar çalıyor, diye düşündü Esme mutlulukla, yüzünde bir gülümseme
belirerek. Masasından kalktı ve sessizce merdivenin başına geldi.
Esas melodinin içinden geçmesine izin vererek ahenkli bir dize ekledim.
Esme hoşnutlukla iç çekip en üst basamağa oturdu ve başını tırabzana dayadı.
Yeni bir beste. Çok uzun zaman olmuştu. Ne kadar güzel bir ezgi.
Melodiyi alçak perdeyi takip ederek yeni bir yöne götürdüm.
Edward tekrar beste mi yapıyor? diye düşündü Rosalie ve dişleri sert bir
güceniklikle birbirine kenetlendi.
O anda, hata yaptı ve öfkesinin esas sebebini okuyabildim. Niye bana böyle
huysuzca davrandığını, Isabella Swan’ı öldürme fikrinin vicdanını niye hiç rahatsız
etmediğini gördüm.
Rosalie ile, her şey kendini beğenmişlikle ilgiliydi.
Müzik birdenbire durdu ve kendimi durduramadan güldüm, elimi çabucak
ağzıma atmadan önce bir kahkaha attım.
Rosalie bana dönüp öfkeyle baktı, gözleri kırgın öfke kıvılcımları saçıyordu.
Emmett ve Jasper da bana baktı ve Esme’nin kafasının karıştığını duydum. Bir
anda aşağı kata indi ve Rosalie ile bana baktı.
“Durma Edward.” diye cesaretlendirdi gergin bir an sonrasında.
Rosalie’ye arkamı dönüp yüzümde beliren gülümsemeyi kontrol edebilmek
için büyük çaba harcayarak tekrar çalmaya başladım. Ayağa kalktı ve utangaçlıktan
çok, öfkeyle odadan çıktı; ama kesinlikle oldukça utanmıştı.
Eğer bir şey söylersen, seni köpek gibi avlarım.
Başka bir kahkahayı bastırdım.
“Sorun ne Rosalie?” diye seslendi Emmett arkasından. Rosalie dönmedi.
Devam edip garaja girdi ve arabasının altına kendini oraya gömebilecekmiş gibi
girdi.
“Bu da neydi?” dedi Emmett bana.
“En ufak bir fikrim bile yok.” diye yalan söyledim.
Emmett sinirlenip homurdandı.
“Çalmaya devam et.” dedi Esme. Ellerim yine duraklamıştı.
İstediği şeyi yaptım ve gelip, ellerini omzuma koyarak arkamda durdu.
Beste ilgi uyandırıcıydı; ama yarımdı. Bir köprüyle oynadım; ama bir şekilde
doğru gelmedi.
“Büyüleyici. Bir ismi var mı?” diye sordu Esme.
“Daha değil.”
“Hikayesi var mı?” diye sordu sesinde bir gülümsemeyle. Bu ona büyük bir
hoşnutluk vermişti ve müziği boşladığım için kendimi suçlu hissettim. Bencillik
etmiştim.
“Bu bir… ninni sanırım.” Sonra köprüyü doğru kurdum. Arkasındaki
harekete kolayca öncülük etti.
“Bir ninni.” diye tekrarladı kendi kendine.
Bu ezginin bir hikayesi vardı ve bir bunu kere gördüğümde parçalar çaba
harcamadan yerine oturdu. Hikaye küçük bir yatakta uyuyan bir kızdı, gür, koyu ve
dağınık saçları yastıkta deniz yosunu gibi kıvrılan bir kız…
Alice, Jasper’ı kendi oyunlarıyla bıraktı ve yanıma oturdu. Güzel, ahenkli
sesiyle ezginin iki oktav yukarısında bir sözsüz bir melodi söyledi.
“Bundan hoşlandım.” diye mırıldandım. “Ama şuna ne dersin?”
Dizesini ezgiye ekledim – ellerim şimdi bütün parçalar üzerinde bir arada
çalışmak için tuşların üzerine uçuyordu – biraz değiştirerek, yeni bir yöne
yönlendirerek…
Ruh halini yakaladı ve beraber söyledi.
Esme omzumu sıktı.
Ama Alice’in sesinin ezginin üzerinde yükselip onu başka bir yere
götürmesiyle artık sonu görebiliyordum. Şarkının nasıl bitmesi gerektiğini
görebiliyordum, çünkü uyuyan kız, tıpkı gerçekte olduğu gibi muhteşemdi ve
herhangi bir değişiklik yanlış olurdu, bir üzüntü olurdu. Beste bu anlayışa doğru
sürüklendi, daha yavaş ve daha hafif. Alice’in sesi de alçaldı, ağırbaşlı hale geldi.
Son notayı çaldım ve sonra tuşların üzerinde başımı eğdim.
Esme saçımı okşadı. İyi olacak Edward. En iyisi yönünde çözülecek. Sen mutluluğu
hak ediyorsun oğlum. Kader sana bunu borçlu.
“Teşekkürler.” diye fısıldadım, inanabilmeyi dileyerek.
Aşk her zaman kullanışlı paketlerde karşına çıkmaz.
Neşesizce güldüm.
Sen, büyük ihtimalle, dünyadaki herkesin içinde, bu kadar zor bir ikilemle savaşmak
için en donanımlı kişisin. Hepimizin içinde en iyisi ve parlağısın.
İç çektim. Bütün anneler oğulları için aynı şeyi düşünürdü.
Esme, trajedi potansiyeline rağmen bütün bu zamandan sonra nihayet
kalbime dokunulduğu için hala neşeyle doluydu. Benim hep yalnız kalacağımı
düşünmüştü…
O da seni sevecek, diye düşündü aniden, düşüncelerinin yönüyle beni
şaşırtarak. Eğer zekiyse. Gülümsedi. Ama birinin senin de öyle olduğunu yakalamak için o
kadar yavaş olacağını hayal edemiyorum.
“Yapma anne, beni utandırıyorsun.” diye alay ettim. Kelimeleri olanak dışı
olsa da, beni neşelendirmişti.
Alice güldü ve “Heart and Soul”un ilk elini ortaya çıkardı. Sırıttım ve onunda
basit armoniyi tamamladım. Sonra onu bir “Chopsticks” performansıyla
şereflendirdim.
Kıkırdadı ve iç çekti. “Keşke Rose’a niye güldüğünü bana söylesen.” dedi.
“Ama söylemeyeceğini görüyorum.”
“Hayır.”
Kulağıma parmağıyla bir fiske attı.
“Kibar ol Alice.” diye azarladı Esme. “Edward centilmenlik yapıyor.”
“Ama öğrenmek istiyorum.”
Sızlanan tonuna güldüm. Sonra “İşte Esme.” dedim ve en sevdiği besteyi
çalmaya başladım, Carlisle ile aralarında izlediğim aşklarına isimsiz bir hediye.
“Teşekkürler canım.” Tekrar omzumu sıktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
TayLorism
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 251
Kayıt tarihi : 30/04/09
Nerden : Adana

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   Cuma Mayıs 01, 2009 4:09 pm

Tanıdık parçaya odaklanmam gerekmedi. Onun yerine hala garajda olan
Rosalie’yi düşündüm ve kendi kendime sırıttım.
Kıskançlığın potansiyelini kendim yeni keşfettiğim için, ona biraz acıyordum.
Sefil eden bir duyguydu. Tabii ki, onun kıskançlığı benimkinden binlerce kat daha
azdı.
Rosalie’nin hayatı ve kişiliği, bu kadar güzel olmasaydı ne kadar değişik
olurdu, merak ettim. Eğer güzellik her zaman en güçlü noktası olmasaydı daha
mutlu bir insan olur muydu? Daha az ben merkezci? Daha çok şefkatli? Eh, sanırım
merak etmek işe yaramazdı çünkü geçmiş geçmişti ve o her zaman en güzel olmuştu.
İnsan olduğu zamanlar bile kendi güzelliğinin spot ışıkları altında yaşamıştı. Onun
için sorun değildi. Tam tersi – çekiciliği neredeyse her şeyden daha çok seviyordu.
Bu ölümlülüğünü kaybedişiyle değişmemişti.
O yüzden ben baştan beri onun güzelliğine diğer bütün erkeklerden beklediği
gibi aşırı hayranlık duymadığım için gücenmesi sürpriz değildi. Beni hiçbir şekilde
istediğinden değil – bundan çok uzaktı; ama buna rağmen onu istemediğim için
darılmıştı. İstenmeye çok alışıktı.
Jasper ve Carlisle ile farklıydı – onların ikisi de zaten aşıktı. Ben tamamen
boştaydım; ama yine de inatla hareketsiz kalmıştım.
Eski gücenikliğinin kaybolduğunu düşünmüştüm, uzun süre önce geçtiğini.
Ve geçmişti… Ben sonunda güzelliği bana onunkinin dokunmadığı şekilde
dokunan birini bulana kadar.
Rosalie eğer onun güzelliğini hayranlığa değer bulmadıysam, dünyada bana
ulaşacak hiçbir güzellik olmadığı inancına güvenmişti. Bella’nın hayatını
kurtardığımdan beri sinirliydi; benim tamamen bilinçsiz olduğum ilgiyi kadın
hisleriyle tahmin etmişti.
Önemsiz bir insan kızını ondan daha çekici bulduğum için ciddi olarak
alınmıştı.
Gülme dürtüsünü tekrar bastırdım.
Beni rahatsız etti ama, Bella’yı görüşü. Rosalie gerçekten kızın sıradan
olduğunu düşünüyordu. Buna nasıl inanabilirdi? Bana anlaşılmaz geliyordu.
Kıskançlığın bir sonucuydu şüphesiz.
“Ah!” dedi Alice aniden. “Jasper tahmin et, ne gördüm?”
Gördüğünü görmüştüm ve ellerim tuşlarda donakalmıştı.
“Ne oldu Alice?” diye sordu Jasper.
“Peter ve Charlotte haftaya ziyarete geliyorlar. Buralarda olacaklar, ne güzel
değil mi?”
“Sorun ne Edward?” diye sordu Esme omuzlarımdaki gerilimi hissedip.
“Peter ve Charlotte Forks’a mı geliyorlar?” diye tısladım Alice’e.
Gözlerini devirdi. “Sakinleş Edward. Bu onların ilk ziyareti değil.”
Dişlerim birbirine kenetlendi. Bu, Bella geldiğinden ve tatlı kanı sadece bana
çekici gelmediğinden beri ilk ziyaretleriydi.
Alice yüz ifademi görünce kaşlarını çattı. “Asla burada avlanmazlar. Bunu
biliyorsun.”
Ama Jasper’ın bir nevi kardeşi olan vampir ve sevdiği küçük vampir bizim
gibi değillerdi; alışıldık yoldan avlanıyorlardı. Bella’nın etrafında onlara
güvenilmezdi.
“Ne zaman?” diye sordum.
Dudaklarını mutsuz bir şekilde büzdü; ama öğrenmem gerekeni söyledi.
Pazartesi sabahı. Kimse Bella’yı incitmeyecek.
“Hayır.” diye katıldım ona ve sırtımı döndüm. “Hazır mısın Emmett?”
“Sabah gideceğimizi sanıyordum?”
“Pazar gecesi geri döneceğiz. Ne zaman gideceğimiz sana kalmış.”
“Peki, tamam. Önce Rose’a hoşça kal dememe izin ver.”
“Tabii.” Rosalie’nin içinde bulunduğu tuh haliyle, bu kısa bir veda olacaktı.
Gerçekten kendini kaybettin Edward, diye düşündü arka kapıya yönelirken.
“Sanırım kaybettim.”
“Yeni besteyi benim için bir kere daha çal.” diye rica etti Esme.
“Eğer istersen.” diye kabul ettim, ezgiyi kaçınılmaz sonuna – bana yabancı
şekillerde acı veren sona – kadar çalmakta biraz tereddütlü olmama rağmen. Bir an
düşündüm, sonra cebimden şişe kapağını çıkarıp boş nota sehpasına koydum. Bu
biraz yardımcı oldu – onun evetinin küçük anı.
Kendi kendime başımı salladım ve çalmaya başladım.
Esme ve Alice birbirlerine baktılar; ama ikisi de sormadı.


“Kimse sana yemeğinle oynamamanı söylemedi mi?” diye seslendim
Emmett’e.
“Ah, selam Edward!” diye bağırdı, elini sallayıp sırıtarak. Ayı, onun dikkat
dağınıklığından faydalanıp ağır pençesiyle Emmett’in göğsünü tırmaladı. Keskin
tırnaklar tişörtünü parçaladı ve derisinde gıcırtı sesi çıkardı.
Ayı yüksek perdedeki ses üzerine böğürdü.
Ah kahretsin, bu tişörtü bana Rose vermişti.
Emmett geri kükreyerek hayvanı çileden çıkardı.
İç çektim ve yakın bir kayaya oturdum. Bu zaman alabilirdi.
Ama Emmett neredeyse işi bitirmişti. Ayının başka bir pençe darbesiyle
kafasını koparmayı denemesine izin verdi ve darbe geri sekip ayıya zarar verdiğinde
güldü. Ayı kükredi ve Emmett gülüşünün arasında ona geri kükredi. Sonra, arka
ayakları üzerinde kendinden bir baş büyük olan hayvanın üzerine atladı. Vücutları
birbirlerine dolanarak ve beraberlerinde olgun bir alaçamı da götürerek yere düştü.
Ayının hırlamaları bir lıkırtı sesiyle kesildi.
Birkaç dakika sonra, Emmett onu beklediğim yere koştu. Tişörtü
mahvolmuştu, yırtık ve kanlıydı, ayrıca yapış yapıştı ve kürkle kaplıydı. Siyah
kıvırcık saçları da pek iyi durumda değildi. Yüzünde kocaman bir sırıtma vardı.
“Bu güçlüydü. Bana pençe attığında neredeyse hissettim.”
“Çocuk gibisin Emmett.”
Benim düzgün, temiz gömleğime bir bakış attı. “O dağ aslanını takip
edemedin mi?”
“Tabii ki ettim. Sadece senin gibi vahşi yemiyorum.”
“Keşke daha güçlü olsalardı. Daha eğlenceli olurdu.”
“Kimse sana yemeğinle kavga etmen gerektiğini söylemedi.”
“Evet; ama başka kimle kavga edeceğim? Sen ve Alice hile yapıyorsunuz,
Rose saçının bozulmasını hiç istemiyor ve Esme eğer Jasper ve ben gerçekten kavga
edersek çok sinirleniyor.”
“Hayat zor, değil mi?”
Emmett bana sırıttı ve saldırı pozisyonuna geçti.
“Hadi ama Edward. Sadece bir dakikalığına kapat şunu ve adil savaş.”
“Kapatılmıyor.” diye hatırlattım ona.
“O insan kızın seni zihninden uzak tutmak için ne yaptığını merak
ediyorum.” dedi Emmett düşünceye dalarak. “Belki bana birkaç püf nokta verebilir.”
Neşem silindi. “Ondan uzak dur.” diye homurdandım dişlerimin arasından.
“Alıngan, alıngan.”
İç çektim. Emmett geldi ve yanıma oturdu.
“Özür dilerim. Zor bir durumdan geçtiğini biliyorum. Gerçekten çok fazla
kaba olmamaya çalışıyorum; ama bu bir nevi benim doğal durumum olduğu için…”
Şakasına gülmemi bekledi ve sonra yüzünü buruşturdu.
Her zaman çok ciddisin. Şimdi seni ne rahatsız ediyor?
“Onu düşünüyorum. Endişeleniyorum aslında.”
“Endişelenecek ne var? Sen buradasın.” Yüksek sesle güldü.
Şakasını görmezden geldim; ama sorusuna cevap verdim. “Ne kadar kırılgan
olduklarını hiç düşündün mü? Bir ölümlünün başına ne kadar çok kötü şey
gelebileceğini?”
“Pek değil. Kastettiğin şeyi anlıyorum gerçi. İlk seferinde bir ayıya pek eş bir
rakip değildim, değil mi?”
“Ayılar” diye mırıldandım, yığına bir korku daha ekleyerek. “Bu kesinlikle
onun şansı olurdu değil mi? Kasabada başıboş bir ayı. Tabii ki direkt Bella’ya
giderdi.”
Emmett kıkırdadı. “Deli gibi konuşuyorsun, biliyor musun?”
“Sadece bir dakikalığına Rosalie’nin insan olduğunu hayal et Emmett ve bir
ayıyla karşılaşabileceğini… ya da bir arabanın ona çarpabileceğini… ya da yıldırım
düşebileceğini… ya da merdivenlerden düşebileceğini… ya da hastalanabileceğini!”
Kelimeler gök gürültüsü gibi çıktı. Dışarı çıkmalarına izin vermek bir rahatlıktı –
bütün hafta sonu içimde büyümüşlerdi. “Yangınlar ve depremler ve fırtınalar! Off!
En son ne zaman haberleri seyrettin? Onların başına ne tür şeyler geldiğini gördün
mü? Hırsızlıklar ve cinayetler.” Dişlerim birbirine kenetlendi ve başka bir insanın
onu incitmesi fikri beni öyle çileden çıkardı ki nefes alamadım.
“Orada kal çocuk. O Forks’ta yaşıyor hatırladın mı? En kötüsü yağmurda
ıslanır.”
Omuzlarını silkti.
“Ciddi bir kötü şansı olduğunu düşünüyorum Emmett, gerçekten
düşünüyorum. Kanıtlara bak. Dünyada gidebileceği o kadar çok yer varken,
vampirlerin nüfusun önemli bölümünü işgal ettikleri bir kasabaya geliyor.”
“Evet; ama biz vejetaryeniz. O yüzden bu iyi şans değil mi?”
“O kokusuyla mı? Kesinlikle kötü. Ve sonra, çok daha kötü şans olarak, bana
nasıl koktuğu var.” Ellerime tekrar nefret ederek öfkeyle baktım.
“Carlisle dışında herkesten daha iyi kontrolün olması dışında. Yine iyi şans.”
“Minibüs?”
“Sadece bir kazaydı.”
“Ona gelişini görmen gerekliydi Em, tekrar tekrar. Yemin ederim, sanki bir
mıknatısı varmış gibiydi.”
“Ama sen oradaydın. Bu da iyi şanstı.”
“Öyle mi? Bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şanssızlık değil mi – bir
vampirin ona aşık olması?”
Emmett bir süre sessizce düşündü. Kızı kafasında canlandırdı ve görüntüyü
ilginç bulmadı. Gerçekten, cazibeyi göremiyorum.
“Eh, ben de Rosalie’nin çekiciliğini göremiyorum.” dedim kabaca.
Emmett kıkırdadı. “Sanırım bana söylemezsin…”
“Probleminin ne olduğunu bilmiyorum Emmett.” diye yalan söyledim ani ve
geniş bir sırıtmayla.
Niyetini kendimi korumaya yetecek vakit varken gördüm. Beni kayadan
düşürmeye çalıştı ve aramızdaki taş yarılırken, yüksek bir çatırtı sesi duyuldu.
“Hilekar.” diye mırıldandı.
Başka bir deneme yapmasını bekledim; ama düşünceleri farklı bir yöne
gitmişti. Yine Bella’nın yüzünü canlandırıyordu; ama daha beyaz hayal ediyordu ve
gözlerini parlak kırmızı…
“Hayır.” dedim, sesim titredi.
“Bu ölümlülük konusundaki endişelerini çözümler değil mi? Ve onu
öldürmek de istemezsin. En iyi yol bu değil mi?”
“Benim için mi, yoksa onun için mi?”
“Senin için.” diye cevapladı basitçe. Ses tonu bir tabii ki ekledi.
Neşesizce güldüm. “Yanlış cevap.”
“Ben sorun etmedim.” diye hatırlattı.
“Rosalie etti.”
İç çekti. İkimiz de Rosalie’nin eğer tekrar insan olabilecekse her şeyi
yapabileceğini, her şeyden vazgeçebileceğini biliyorduk. Emmett’tan bile.
“Evet, Rosalie etti.” diye kabul etti sessizce.
“Ben yapamam… yapmamalıyım… Bella’nın hayatını mahvetmeyeceğim. Eğer
o Rosalie olsaydı aynı şeyleri hissetmez miydin?”
Emmett bir süre düşündü. Sen onu gerçekten… seviyor musun?
“Tanımlayamıyorum bile Emmett. Bir anda, kız benim bütün dünyam oldu. O
olmadan dünyanın bir anlamını göremiyorum.”
Ama onu değiştirmeyeceksin? Sonsuza kadar yaşayamaz, Edward.
“Bunu biliyorum.” diye inledim.
Ve, senin de söylediğin gibi, bir nevi kırılgan.
“Güven bana – onu da biliyorum.”
Emmett ince ruhlu bir insan değildi ve narin tartışmalar onun en iyi yaptığı
şey değildi. Şimdi gücendirici olmamayı isteyerek bocalıyordu.
Ona hiç dokunabilecek misin? Yani, eğer onu seviyorsan… ona dokunmak
istemeyecek misin?
Emmett ve Rosalie şiddetli bir fiziksel aşkı paylaşıyorlardı. Bu olmadan,
birinin sevebileceğini anlamakta güçlük çekiyordu.
İç çektim. “Bunu düşünemem bile Emmett.”
Vay. O zaman seçeneklerin neler?
“Bilmiyorum.” diye fısıldadım. “Onu… onu bırakmak için bir yol arıyorum.
Sadece kendimi nasıl uzakta tutabileceğimi bilmiyorum.”
Büyük bir hoşnutlukla, birdenbire, kalmanın doğru olduğunu anladım – en
azından şimdi. Peter ve Charlotte gelirken. Burada, geçici olarak, benimle birlikte
güvendeydi ve sonra ben gidince güvende olacaktı. Bir süre, onun pek olası olmayan
koruyucusu olabilirdim.
Bu düşünce beni heyecanlandırdı; bu rolü mümkün olduğunca uzun
doldurmak için karşı konulmaz bir gitme isteği duydum.
Emmett yüz ifademdeki değişikliği fark etti. Ne düşünüyorsun?
“Şu anda.” diye itiraf ettim mahcup bir şekilde. “Forks’a dönüp onu kontrol
etmek için ölüyorum. Pazar gecesini edebilir miyim bilmiyorum.”
“I-ıh! Eve erken gitmeyeceksin. Rosalie’nin biraz sakinleşmesine izin ver.
Lütfen! Benim için.”
“Kalmaya çalışırım.” dedim şüpheyle.
Emmett cebimdeki telefona hafifçe vurdu. “Alice eğer panik atağın için bir
sebep olursa seni arar. Bu kız hakkında en az senin kadar garip.”
Yüzümü buruşturdum. “İyi; ama pazarı geçirmeyeceğim.”
“Geri dönmek için acele etmenin bir manası yok – zaten güneşli olacak. Alice
Çarşambaya kadar okula gidemeyeceğimizi söyledi.”
Sertçe kafamı iki yana salladım.
“Peter ve Charlotte düzgün davranmasını bilirler.”
“Umrumda değil Emmett. Bella’nın şansıyla, ormana yürümeye tam yanlış
zamanda gider ve–” İrkildim. “Peter kendini kontrol edişiyle bilinmiyor. Pazar günü
geri dönüyorum.”
Emmett iç çekti. Tamamen deli biri gibi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Midnight Sun Kısmi Çeviri ! [İlk 12 Bölüm]
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : 1, 2  Sonraki
 Similar topics
-
» Mangayiz Fansub/Çeviri Grubu
» Atasözü ve Deyim Çevirileri
» En sevdiğin şarkı ve sözleri?
» Aya Kanno (Otomen)
» şarkı armağan etmece :D

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TwilightTR :: Kitaplar :: Midnight Sun-
Buraya geçin: